Daha tarih

04.Oca.2020 - Tarih öğretmeni Sait Zaman tarafından, Kpss Lisans ve Önlisans için hazırlanan, kpss tarih soru cevap pdf dosyası. Genel yazılımına bakıldığında ana akım tarih yazımının öznesinin beyaz,batılı ve orta sınıf erkekler olduğu göze çarpmaktadır.Sadece kadınlar değil,köylüler,köleler,işçiler,çeşitli ırklar,etnik gruplar ve cinsiyet kimliklerinin tarihten dışlandığı aşikardır. Bu açıdan tarih anlatısının evrensel olmadığını,ideolojik olduğunu söylemek mümkün. Astrolojinin dirilişi dünyayı tamamen ele geçirdi, özellikle de bin yıllık yaşamlarda. Astronomi ve gezegenlerden tarotdan zodyak uyumluluğuna kadar, giderek daha fazla insan haritamıza işaretlerin yerleştirilmesine ve kişiliklerimizin ve geleceğin neler inanacaklarına dair ayrıntıları fark etmeye yatırım yapmaya başlıyor. Bir ilde daha sigara yasağı! Tarih belli oldu Türkiye, koronavirüsle mücadele kapsamında radikal kararlar alarak ilerliyor. İşlek cadde ve sokaklarda sigara içmek yasaklanıyor. Son olarak sigara yasağına katılan il Gümüşhane oldu. Kentte 18 Eylül'den itibaren işlek cadde ve sokaklarda sigara içilmesi yasaklandı. Atatürk'ün emriyle kurulan Türk Tarih Kurumu’ndaki usulsüzlükler Sayıştay raporuyla ortaya çıktı. Kurum, daha önce basımı yapılan eserleri ‘yeni baskı’ gibi sundu. Anma ... Kararla Sosyal Koruma Kalkanı kapsamında 26 Mart 2020'de başlatılan kısa çalışma ödeneği uygulaması, mevcut faydalananlar için iki ay daha uzatıldı.Böylece, başladıkları tarih ...

tarih işte yav, daha ne söyleyelim?

2018.08.08 10:32 kaso175 tarih işte yav, daha ne söyleyelim?

tarih işte yav, daha ne söyleyelim?
[link]


2020.09.18 09:57 Acikbeyaz Tarihsel_mizah

Tarih ve mizah daha ne kadar açıklayıcı olabilirim
[link]


2019.10.06 16:22 dilivdik123 Tarih memeleri ve latifeleri buraya!

Tarih memeleri ve latifeleri buraya. HistoryMemes but it's Turkish. Both English and Turkish are allowed. (But read the rules) Discord sunucumuz menu ve sidebarda mevcuttur.
[link]


2020.10.22 14:04 ahsapkompozit Ahşap Kompozit Uygulama Firması

Ahşap kompozit uygulama firması arıyorsanız hoş geldiniz. Ahşap kompozit uygulamaları, deck, pergole gibi çözümler günümüzde farklı alanlara modern bir görünüm kazandırmaktadır. Farklı mimari üslup ve özellikler, eski yıllardan günümüze kadar ulaşmıştır. Günümüz teknolojisi sayesinde artık istenilen alanlara çok özel çözümler sunulabiliyor.
Yapılar, kendilerini farklı iklimlere, manzaralara ve kültürel ihtiyaçlara adapte eder. Birbirleriyle örtüşen stiller ve hareketler, belirli bir mimari üsluba göre tasarlanır. Bu yazıda, tarih boyunca popüler olmayı başarmış 5 mimari üslup hakkında merak ettiklerinizi bulabilirsiniz!
Eski mimari yapılarda ahşap kompozit gibi görünümlere rastlanmazken, günümüzde bu çözümler ile istenilen alanları daha modern bir görünüme kavuşturmak mümkündür.

Ahşap Kompozit Uygulama Firması

Eğer yaşam alanlarınıza yeni bir görünüm kazandırmak isterseniz eğer, deck, ahşap kompozit, pergole gibi uygulamalardan yararlanabilirsiniz. Bunun için Ahsapkompozitdeck.net internet sitesine giriş yapabilirsiniz.
Yaşam alanlarınızı daha modern bir hale getirmek pek çok avantajı bir arada sunacaktır. Her gün, güne farklı bir şekilde uyanmak ister misiniz? Bu harika olmuş! Diyebileceğiniz yaşam alanları ile baş başa kalabilmek adına, ilk adım için ahsapkompozitdeck.net internet sitesine giriş yapabilirsiniz.
submitted by ahsapkompozit to u/ahsapkompozit [link] [comments]


2020.10.21 02:30 BosYapanAdam YA SİKİCEM BÖYLE ÜLKEYİ

YA ÇILDIRICAM AMK AKLIM ALMIYOR BIZ NASIL BİR HAYATTA YAŞIYORUZ AMK HÂLÂ TARİH MARİH DİYORLAR SİZİN TARİHİNİZİ SİKEYİM OROSPU ÇOCUKLARI GINA GELDİ LAN ELİMDE İSTEDİĞİME ULAŞABİLECEĞİM HIÇBİR ŞEY YOK OYUN OYNAMAK İSTİYORUM FİYATI 400 LİRA 400 BİRİM NE AMK KÖLE SATILIYOR O FİYATA AMIN OĞLU BAZEN DÜŞÜNÜYORUM AMINA KODUMUN MİLLİYETÇİLERİ DİNCİLERI NE ZAMAN ÖLECEK DİYE GİDİN AMK BU DÜNYANIN VİRÜSLERİSİNİZ SİZ NE KADAR HIZLI ÖLÜRSENİZ O KADAR İYİ BU PİYASA BU APTAL OROSPU ÇOCUKLARI HÜKÜMETE YARAK KÜREK ADAMLAR GETİRDİKLERI İÇİN BÖYLE ULAN İNTERNET SIRALAMASINDA KUZEY AFRİKADAN 30 SIRA GERİDEYİZ BRE OROSPU ÇOCUĞU SENİN NEFES ALMANI SAĞLAYAN SOLUNUM SİSTEMİNİ SİKEYİM ARTIK BIKTIM YA HER GÜN YARIN NASIL AÇ KALMAYACAĞIM DIYE DÜŞÜNÜYORUM LAN BU KADAR APTAL OLUNMAZ YA HÂLÂ TÜRKLÜK BİRDIR DİYOR SENİN TÜRKLÜĞÜNÜ SİKEYİM İBNE NASIL İŞSİZ KALMAYACAM DİYE DÜŞÜNÜRKEN SEN PARTİNİN DAHA NE KADAR VERGİ ALACAĞINI DÜŞÜNÜYORSUN MİLLİYETÇİLİĞE DAİR HER ŞEYİ SİKEYİM ZERRE UMURUMDA DEĞİL İSTEYEN FETÖCÜ DESİN İSTEYEN PKKLI İSTEYEN TERÖRİST BU DÜNYADA YAŞAMAMAK İÇİN NEDENLERİN BAŞİNDA AMINA KODUMUN MİLLİYETÇİLİĞİ GELIYOR KGBTR'Yİ SİKEYİM TURKEYI SIKEYIM SİZİN KOKUŞMUŞ ZİHNİYETİNİZİ SİKEYİM MİLLET HÂLÂ NEFES ALMAK İÇİN UĞRAŞIRKEN SİZİN TÜRK OLMAKLA İLGİLİ ÖVGÜLERİNİZİ SİKEYİM BU DÜNYADA ÖVGÜ HİÇ BİR İŞE YARAMIYOR İSTER OSMANLI OLUN İSTER GÖKTÜRK GEÇMİŞİNİZ GEÇMİŞTE KALDI AMINA KODUMUN MİLLİYETÇİLİĞİNİ BIRAKIP DÜZENİ KIRMAYA ÇALIŞIN APTAL OROSPU EVLATLARI
submitted by BosYapanAdam to kopyamakarna [link] [comments]


2020.10.20 20:08 Peach1104 Yakin Turkiye tarihini ogrenmek icin kitap lazim.

Beyler Cumhuriyet sonrasi Turkiye tarihi icin kitap onerileri lazim. Boyle 1920'lerden 90'lara hatta 2000'lere kadar kapsayacak bir liste yapmak istiyorum. Ve hayir daha once hicbir tarih kitabi okumadim bu yuzden en bilindikleri bile onerebilirsiniz. (Yeni Hoi4 dlcsi cok klas olmus, ordan gaza geldim.)
submitted by Peach1104 to KGBTR [link] [comments]


2020.10.20 18:40 biajansnet Markalar Ve İşletmeler İçin Instagram Yönetimi

Sosyal Medya'da Kalıcı Ve Etkili Olmak Neden Önemli?

İşletmeler için Instagram yönetimi

Instagram çoğumuzun vazgeçilmezi haline gelmiş durumda. Sıkıldığımız her an artık Instagramı’ açıyoruz. 26 Milyon’dan fazla iş hesabı bulunan Instagram’da rekabette her geçen gün artmaya devam ediyor. İşletmeler bir adım daha öne çıkmak için yaratıcılıklarını, kampanyalarını ve zengin içeriklerini öne sürüyor. Takipçilerini tatmin etmek için rakipleriyle yarışıyor. İşte günümüz Instagram’ın geldiği son nokta bu.
Kevin Systrom Instagram’ı 2012’de 1 milyar dolara sattığında, kullandığımız Instagram bugün geldiği halinden çok uzak bir noktadaydı. Zaman içerisinde fazlasıyla büyüyen ve gelişen Instagram, sosyal medyanın ana platformlarından biri olmayı ve hayatımızın tam ortasına girmeyi başardı. Peki Instagram’da rakiplerimizin önüne geçebileceğimiz, ürün veya hizmetlerimizi potansiyel müşterilerimize gösterebileceğimiz aynı zamanda markalaşabileceğimiz bu platformda ne yapacağız? Instagram’da nasıl doğru reklam vereceğiz? Bu soruların tüm cevaplarına ve daha fazlasında yazımızın devamında yer vereceğiz. Ama öncelikle neden Instagram? İşletmeniz için Instagram neden önemli gelin bir bakalım.
Bu yazıya önerilen diğer blog yazıları: 5 Adımda İnstagram Reklam Vermek Google’da Reklam Vermek İsteyenler İçin 10 İpucu

İşletmeniz İçin Instagram Neden Önemli?

Instagram işletmeniz paha biçilemez bir kaftan. İşletmenizin ürünlerini yada hizmetlerini gösterebileceğiniz, 2020 istatistiklerine göre 1 milyar aktif kullanıcısı olan bir platform. Günlük 500 milyon tekil kullanıcısı ile 750 milyon aktif günlük InstaStory kullanıcısı bulunuyor. Ve Türkiye’de 38 milyon kullanıcı sayısı ile Dünyanın en çok Instagram kullanan ülkeleri sıralamasında 6. oluyor.
Rakamlar çılgınca değil mi? Kullanıcıların %73’ünün Instagram’da bir işi veya işletmeyi takip ettiği istatistiği ise, bu platformun bir sosyal paylaşım platformundan öte pazarlama platformu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Rakamları sevenlere işletmeniz için Instagram’ın önemini rakamlar ile anlattık. Hala aklında soru işareti kalanlara Instagramın işletmeler için önemine devam edelim;
Görsel içerikler yazılı içeriklere göre %76 daha fazla akılda kalıcı oluyor. Aynı zamanda günümüz çağında uzunca bir yazıyı okumak yerine video yada görsel ile daha hızlı kararlar verebiliyoruz.
Yukarıda belirtmiş olduğumuz istatistiklere ek olarak; Instagram kullanıcıları en az 30 dakika uygulama üzerinde zaman geçirmeye özen gösteriyor. Aktif olarak kullanım sağlayan bu kişilerin büyük çoğunluğu; beğendiği markaları takip ederek, kampanyalardan haberdar olmak istiyor. Bu durum Instagram reklam pazarlamasının ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu bizlere gösterebiliyor. Son iki yıldır Instagram’ın ne adar popüler olduğunu anlatmaya gerek yok sanırım. Kullanıcı sayısı ile gündemin en çok kullanılan sosyal medya platformu Instagram.

Etkili Instagram Yönetimi Nasıl Olur?


Günümüzün en popiler sosyal ağı olan Instagram artık olmazsa olmazımız haline gelmiş durumda. Çok takipçili popiler bir hesaba sahip olmak isteyebilirsiniz. Ürün ve hizmetlerinizi daha fazla kişiye ulaştırarak marka bilinirliğinizi artırabilirsiniz. Artık bir çok kişi ve işletme için ciddi kazanç kapısı olan Instagram, işletmeler için mükemmel bir reklam platformu haline geldi. Durum böyle olunca profesyonel bir şekilde yönetilen bir Instagram hesabına sahip olmak bir ihtiyaç haline geldi.
Peki etkili Instagram yönetimi için neler yapmak gerekiyor? Biajans.Net olarak müşterilerimizin hesaplarını nasıl yönetiyoruz? Tabi ki önce Instagram algoritmasını anlayarak. Devam edelim..

Instagram Algoritmasını Anlayın

Instagram algoritması aslında Google, Facebook ve diğer algoritmalar gibi kullanıcıya en iyi deneyimi sunmak ve platform içinde daha fazla zaman geçirmesini amaçlamaktır. Algoritma, kullandığınız hashtag sayısı, paylaştığınız görselin üzerinde bulunan yazı yoğunluğu, post açıklaması ve hashtag uyumu ve paylaşılan içeriğin açıklama ile alakalı olup olmaması gibi saymakla bitmeyecek kadar önemli istekler barındırıyor. Bunların en başında ise aktif bir kullanıcı olmak ve etkileşim içinde olmak geliyor.
Bunlar sadece bir kaçı tabi, Instagram algoritmasını daha iyi tanımanız paylaşımlarınızı veya reklamlarınızı daha doğru çıkmanızı ve sonuç almanızı sağlar.

Etkileyici Ve Sıra Dışı Görseller Kullanın

Aslında olayın doğası gereği, yani Instagram mecrasının iletişimi gereği bunu yapmamız gerekiyor. Bilindiği gibi Instagram bir resim paylaşım platformu. Paylaşmaya değer göreceğiniz resimleri paylaşın ya da şöyle diyelim kitlenizin görmesine değer olacak resimler paylaşın. Sevilen bir Instagram sayfası olmak sadece işin ticari boyutu değil organik takipçi anlamında fayda sağlayacaktır.
Yeni nesil cihazların hepsi HD görüntü kalitesini desteklediği için günümüz teknolojisine uygun, yüksek çözünürlük içeriklerle birlikte markanızı yansıtacak bir içerik olmasına da özen gösterin.
Durağan ve bilindik görsellerden kaçının, Instagramda paylaşacağınız görseller konusunda yaratıcı davranın. Hedef kitlenize yönelik özel içerikler üretin. Alanınıza uygun, takipçilerinizle paylaşabileceğiniz gündem ve yaşama dair keyifli içerikler hazırlayın. Bu paylaşımlar markanızı yaşayan bir markaya dönüştürerek bir ruha sahip olmasına yardımcı olacaktır.

Daha Fazla Video Ve Tanıtım Filmi Kullanın

Instagram’da tek bir resimle anlatamadığınız bir çok şeyi video içeriği ile anlatabilirsiniz. Özelliklede işletmeyseniz kesinlikle bir tanıtım filminiz olmalı. İnsanlar profilinize girdiğinde sizin ne iş yaptığınızı ne hizmet sunduğunuzu profilinizde ki tanıtım filmini izleyerek ölçümleyebiliyor. Bu sebepten dolayı kesinlikle işletme sahiplerinin, kısa tanıtım filmlerine profillerinde yer vermesi gerekiyor. Ayrıca video görsel açıdan daha zengindir ve algoritma bir içeriği kullanıcının karşısına çıkarırken, eğer paylaştığınız içerik video ise daha fazla kullanıcının karşısına çıkaracaktır.

Hashtag İçin Araştırma Yapın

İçeriklerinizdeki yazıların, başlıkların ve yorumların en iyi şekilde vermek istediğiniz mesajı ifade etmesi gibi hastagler ile desteklenmesi büyük önem taşır. Hashtag sizden haberdar olmayan bir kitleye de ulaşmanızı sağlayacaktır. İşiniz, yazınız ve hedef kitleniz hakkında mutlaka hashtag yani etiket ekleyin. (Popüler arama etiketleri, günün belli saatlerinde kullanılan etiketler ve sizinle tamamen alakasız açıklama ve etiketlerden kaçının; bunlar markanıza yardımcı olmayacaktır.)
Yazı başına 10 ile 15 hashtag kullanmaya çalışın. Size özel bir hashtag de zamanla takipçilere anımsatılabilir. Yazınızda en az 8 Hashtag kullanmaya gayret etmenizi öneririz. Maksimum ise 17 hashtag önerilmekte. Yazı başına bazen de 30 hashtage kadar kullanabilirsiniz, Ancak bunun için yazınız da bir çok konunun geçmesine ihtiyaç vardır ve nadiren yapılmalıdır.
Özellikle ticari amaç güden bir sayfayı yönetiyorsanız etiketlerinizi hedef kitlenize göre seçmelisiniz.
Klasik yöntemlerden biraz uzaklaşıp doğru yöntemleri bulup uygulamamız gerekiyor. Zira yeni algoritmalar ile Instagram’da etkileşim yakalamak kolay sayılmaz. Bir hashtagin milyonlarca kullanılması veya ciddi trafik yaratması sizin o hashtag tünelinden erişim çekeceğiniz anlamına gelmez. Bu nedenle anahtar kelimeleri tespit edip; düşük takipçi, yüksek erişimli sayfaları bulmalı ve onların hashtaglerini kullanmalıyız.

Instagram Reklamlarını Algoritmaya Uygun Kullanın

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi ticari amaçla kullandığınız bir hesabınız varsa Instagram algoritmasını tanımanız gerekiyor. Paylaşımlarınızda olduğu kadar Instagram reklamlarında da algoritmanın önemi çok büyüktür. Reklamda kullanılacak olan görselin boyutu, renklerin uyumu, görsel veya video içindeki yazıların büyüklük oranı, yoğunluğu, başlıklar görsel açıklamaları ve hitap edeceğiniz hedef kitleye kadar bir çok alanda algoritmayı tanıyarak reklam çıkmanız gerekiyor. Eğer Instagramın güncel algoritmasını tanımadan reklam çıkıyorsanız şansınız bol olsun.
Instagram’da çıkacağınız reklamların sadece görsellikten ve hedef kitleden ibaret olmadığını anlamamız gerekiyor. Potansiyel erişmek istediğiniz kitleyi demografik özelliklere göre yaşadığı şehirden davranışlarına kadar bir çok detaylı analiz sonucuna göre hedeflemeniz gerekiyor. Ayrıca son zamanlarda duyduğum bir diğer konuda reklamları Instagram uygulaması üzerinden çıkmak.
Instagram reklamlarını uygulama üzerinden çıkmak sizin için zaman ve para kaybıdır. Bunu tüm bilgi ve tecrübelerime dayanarak söylüyorum. Business Manager üzerinden verilen reklam ile mobil uygulama üzerinden verilen reklam tartışılamaz bile. Mobil uygulama üzerinden kişisel hesapların, resimlerine beğeni gelmesi için reklam çıkması gayet normal. Fakat eğer bir işletme hesabınız var ve müşteri odaklı bir reklam çıkıyorsanız sakın Instagram mobil uygulama üzerinden reklam çıkmayın. Bu sizin için hem zaman hem de boşa para harcamanızı sağlar.
Sonuçta kimsenin ne boşa harcayacak zamanı, nede parası var..

Instagram’da Çekilişlere Katılın

Etkili Instagram Yönetimi konusunda bir diğer önemli dinamik **“Instagram Çekilişleri”**dir. Eğer yolun başındaysanız çekilişlere katılarak organik bir şekilde takipçi edinebilirsiniz. Eğer yolu yarıladınız ve ihtiyacınız olan şey takipçilerinizi canlandırmaksa çekiliş düzenleyebilirsiniz. Çekilişleri kullanarak profilinize kitle çekebilirsiniz. Ve bu sayede takipçileriniz ile zaman zaman etkileşimde bulunarak Instagramın sevdiği bir profil olabilirsiniz.
Bunun yanı sıra yeterli sayıda profilinizde takipçiniz var fakat sessiz bir profile sahipseniz, canlandırmak için hemen işletmenizle alakalı bir çekiliş düzenleyin ve kitlenizin sizi yeniden farketmesini sağlayın. Bu sayede büyük bir etkileşim sağlayacağınız için Instagram algoritması sizi zaman zaman daha fazla kullanıcının karşısına çıkaracaktır. Ve aynı zamanda kitlenizle de aranızdaki bağları güçlendirmiş olacaksınız.

Tutarlı Olun Ve Trendleri Takip Edin

Realtime Marketing kolay bir iş değildir. Fakat gündemi ve trendleri takip eden bir Sosyal Medya Yöneticisi, aslında zaten gündemin içinde olduğu için viral etki yaratacak içerikler hazırlamakta çok fazla zorlanmayacaktır. Biraz yaratıcılık, biraz tasarım, zekice bir metin… İşlem tamam.
Eğer işletme olarak bir sosyal medya uzmanı ile çalışmıyorsanız, trendleri sürekli takip etmeniz gerekecek. Tutarlı olarak trendleri takip ederek, gündeme ait insanların sevebileceği ama aynı zamanda da işletmenizle alakalı görsel, video, açıklama ve hashtag uyumu ile Instagram’da aktif olmanız gerekecek. Aynı zamanda paylaştığınız içeriklerin tasarlanması ve ileri tarihli planlanması gibi yada hashtag araştırması gibi bir çok işi bir arada yapmanız gerekecek. Ama merak etmeyin yazımızın devamında işleri biraz olsun kolaylaştıracak birkaç uygulama ve programdan bahsettik.

Markalar ve İşletmeler İçin Instagram Yönetimi Araçları

Instagram, markasını tanıtmak ya da kendi profilini geliştirmek isteyenler için oldukça büyük bir dünya. Yapılacak paylaşımları dikkat çekici hale getirmek için başvurabileceğiniz yüzlerce alternatif var. İçerinden en popüler olanları ve kullanıcılar tarafından beğenilenleri bir araya getirdik.

Snapseed Google’ın en başarılı uygulamalarından biri. Kırpma, poz, ışık gibi ayrıntılar için profesyonel çözüm arayanlar için doğru tercih olan Snapseed’e sadece mobil marketlerden erişilebiliniyor.

En popüler programlardan biri olan Buffer, sadece Instagram değil, diğer sosyal medya paylaşımlarınızı izlemenizi, yönetmenizi ve analiz etmenizi sağlayan güvenilir ve yararlı bir uygulama.

Instagram paylaşımlarınızı zamanlamanızı ve takip etmenizi sağlayan uygulama kullanım kolaylığıyla yeni başlayanlar için oldukça tercih edilen bir uygulama.

Hareketli paylaşım sevenler için alternatif sayılabilecek bir uygulama olan Giphy, kütüphanesinde bulunan binlerce gifin arasından beğendiklerinizi video olarak instagram hesabınızdan paylaşmanızı sağlıyor.

Unfold, Instagram Hikayeler için pratik tasarımlar yapılmasını sağlayarak diğer fotoğraf düzenleme uygulamalarından ayrılıyor.

İşletmeler İçin Etkili İnstagram Yönetimi Tavsiyelerim

Şimdi tüm bu bilgiler ışığında etkili Instagram yönetimi için tavsiyeleri listeleyelim. İşte daha etkin bir Instagram yönetimi yapmanızı sağlayacak o öneriler;

Instagram Hesap Yönetimi Ve Reklam Fiyatları

Instagram reklam ve hesap yönetimini doğru ve stabil yapmak için oldukça zamana ihtiyaç vardır. Paylaşılacak görsel/video tasarlanması, içeriklerinizin en etkin saatlerde paylaşılması, içerik için yazı ve doğru hashtag kullanılması, reklam hesabı kurulumu, rakip analizi ve kitlenizin tanımlanması gibi takipçi sayınızdan beğenilerinize kadar bir çok işlemin yapılması İşletme profiliniz için çokça zaman ayırmanızı gerektirir. Eğer bunlarla ilgilenecek zamanınız yoksa Biajans.Net ile çalışarak işletmenizi yada hesabınızı doğru şekillendirebilirsiniz.
Biajans.Net sosyal medya yönetimi için üç farklı metot ile çalışır;
Sosyal Medya Hesap Yönetimine mi İhtiyacın Var?
Site içi SEO ve dış link yapılandırması gibi bir çok hizmeti biajans.NET üzerinden gerçekleştirin. SEO hizmetinin yanı sıra Sosyal Medya, Adwords ve Web Tasarım hizmetlerimizi de inceleyebilirsin. Ayrıca İnstagram reklam vermek için İnstagram Reklamları ve Facebook Reklamları gibi sosyal medya reklamları için blog’umuzu inceleyebilirsiniz. Bu arada bizi Facebook ve İnstagram üzerinden takip etmeyi unutma. Bol kazançlı günler..
Şimdi İletişime Geç
https://biajans.net/markalar-ve-isletmeler-icin-instagram-yonetimi/
submitted by biajansnet to u/biajansnet [link] [comments]


2020.10.20 15:42 I_cannot_remember Din ve Ahlak Üzerine

Bu yazıyı yazıma sebebim teistlerin kişilerin ateizme veya ahlakı yapılandırmayan oluşlara karşı argüman olarak kullandığı "Dinsiz birisini suçlu olmaktan engelleyen bir şey yoktur. Her türlü kötülüğü yapabilir. Bu yüzden din gereklidir." ifadesine tepkidir.
Öncelikle ifadeyi azıcık irdeleyelim. Bu ifade söyleyeni veya inançlıları suçlu olmaktan alıkoyanın inançları olduğunu ve inançsızları bu durumlardan alıkoyan bir şeyin olmadığını dolayısıyla eğer din olmazsa kişinin kötü birisi olacağını, ahlaken bir kaos olacağını, düzen olmayacağını savunuyor.
Peki bu gerçekten böyle midir? İlk olarak *ahlak subjektifdir.* Toplulukların ve inançların genel ahlaki düzenleri ve kuralları vardır. Bu topluluk ve inançların üyelerinden üyelerine ahlaki değerler değişebildiği ve değiştiği gibi, farklı topluluk ve inançların ahlaki değerleri ve hatta ahlak tanımları bile değişebilmekte ve değişmektedir. Yani *mutlak bir ahlak veya iyilik söz konusu olamayacağı gibi, kesin bir ahlaksızlık veya kötü dahi olamaz.*
Bu ifadeyi söyleyen kişi dinsizlik ve kötülükten bahsederken kendi inanç ve toplumunun ahlaki değerlerinin zıttını, suçtan bahsederken de yine kendi toplumunun ve inancının yasalarına uymayanları kastetmektedir veya daha evrensel kastediyor da olabilir ama buna da değineceğim.
Öne çıkardığım ahlakın değişkenliği gereği en baştaki ifade gayet doğrudur. Bu kişiler her kötülüğü ve suçu özgürce işleyebilirler çünkü, öhm, subjektiflik. Buraya kadar her şey tamam ancak bunun din veya inançla alakası var mıdır?
*İnançlar, ahlaki ve toplumsal yasalara oldukça fazla etki etmektedirler* yani ahlakın ve kötünün tanımını [0] bölgesel' olarak değiştirmektedirler. Bu yüzden evet alakası vardır. Peki "Din bu yüzden gereklidir." midir?
[1] Eğer kastedilen şey o bölgedeki ahlaki düzenin devamlılığı için ise kısmen' doğrudur. Ancak genel, evrensel bir ahlak varlığından bahsediliyor, yani din olmadan genel bir ahlaki düzen olamayacağı kastediliyor ise kesinlikle hayır.
*Din, [2] evrensel' bir ahlakın varlığı için bir gereksinim değildir.* Burada dinden bağımsız olarak var olan ve günümüzde evrensel olarak kabul gördüğünü düşündüğüm bazı ahlak kurallarını örnek vereceğim: Tabiata ve canlılara gereksiz zarar vermemek, bireyleri kısıtlamamak, cinayet işlememek.
"E iyi tamam da bunlar dinden bağımsız ahlak kuralları değiller, benim dinimde de var. Eğer dinim olmasaydı bu kurallar evrensel olamazdı." gibi bir yanıt gelebilir teist kişilerden ve son kısmı hariç doğru fakat son kısma gelince, aslında bu durumun yani *ahlakın evrensel olma sebebi, dinlerde olması değildir; dinlerde olmasının sebebi, evrensel olmasıdır.*
Ahlak zamanla değişen ve gelişen bir kavramdır. Örnek verdiğim ahlak kuralları, dinler sayesinde oluşmadılar, tarih boyu insanların yaşamlarından türediler, oluştular, değiştiler, geliştiler ve dinler de bunları benimsediler ve çeşitlendirdiler.
Hukuki kanunlar da aynen bu şekildedirler. Ayrıca ateist ya da teist, Dünya'daki düzenin hukuki yasalar sayesinde oluşabildiğinin farkında olmalıdırlar. Milyarlar gerçekten ceza korkusuyla ahlak ediniyorsalar ve suç işlemiyorsalar, bu ceza ilahi olan değil, hukuki olandır.
Eğer ki gerçekten ilahi cezaydı ise, [3] çok duyulmuş olan uçak düşerken ateist ve teistlerin dua ettiği fıkrada, ateist ve teistler kurtulmak için dua ederken teistler yardım için değil, öldükten sonrası için dua ederlerdi.
Özet: İnsanlar bir inanca sahip olmadan da ahlak sahibi olup suç işlemezler. İnsan aklı kendi ahlak ve hukukunu zamanla inşa edip işleyişe geçirip düzen sağlamaya yeterlidir. Bunun için ne bir tanrıya gerek vardır, ne de ceza ve mükafata.
[0]: Bölgesel terimini kullandım çünkü toplumlar, inançlar, ahlaki kurallar bölgeden bölgeye değişir.
[1]: Kısmen dedim çünkü bir bölgede inanç yitirilse dahi bölgenin inancından gelen ahlaki değerler, gelenekler vesaire uzun süre ayakta durabilmektedir.
[2]: Evrenselden kastettiğim şey Dünya genelinde kabul gören kurallardır, elbette ki istisnalar her şekilde olabilir.
[3]: Fıkrayı bilmiyorsanız geçebilirsiniz bu paragrafın ikinci yarısını. Bu çok duyulduğunu düşündüğüm genelleme bir fıkra üzerinden böyle ağır yargılara varmamın sebebi bu şekilde anlatılan küçük fıkraların toplumların sosyolojik yapısı hakkında oldukça yoğun ve tutarlı bilgi içerdiğine inanmamdır.
- Ayrıca Kendimden Bir Eleştiri -
İnançlı birey karşılık göreceğine inanarak, ahlaklı olurken, inançsız birey karşılık beklemeksizin ahlaklı olur. İnançlı birisi tanrısından mükafat veya bağışlanma bekleyerek iyilik yaparken, inançsız birey vicdanı sayesinde iyilik yapar. İlk baştaki ifadeyi savunan kişi, ahlakını vicdanı değil korkusundan ve ilahi mükafat ile ceza müjdesinde almıştır ve alır. Bu safsata olmazsa ahlaksızlık olacağına inanır, çünkü kendisinin ahlakının kaynağı muhtemelen bunlardan ibarettir. Eğer din olmazsa herkesin katil ve tecavüzcü olacağını düşünenler, potansiyel katil ve tecavüzcülerin kendileridirler diye düşünüyorum. Ve son kısım ağır olduysa özür diliyorum.
Okuduğunuz için teşekkürler, yapıcı eleştirilerinizi ve esenlikler dilerim. Dipnot: Bu yazıyı ilk defa paylaşım seferim değil, başka Sub'larda da paylaşmıştım ancak buraya da eklemek istedim.
submitted by I_cannot_remember to KuralliYazi [link] [comments]


2020.10.20 15:00 sum-poopins Komünizm Hakkında Yanlış Bilinenler

Komünizm Hakkında Yanlış Bilinenler
Komünizm ve sosyalizm çok fazla konuşulan kavramlardır. İnsanlar genellikle önce sosyalizm kurulacak, ardından komünizme geçilecek şeklinde bilir. İyi veya kötü, sosyalizmi olabilir, komünizmi imkansız görürler. Sosyalizm tanımını da "üretim araçlarının proleterya (işçi sınıfı) tarafından ele geçirilmesi" olarak tanımlarlar. Peki, size Marx'ın yazılarında böyle bir ayrım yok ve tanım bu değil desem? Bu ayrım da, bu tanım da, SSCB'nin resmi ideolojisi olan Marksist Leninist yorumun sonucu yayılmış şeylerdir. Burada, Marksist Leninistler ile Lenin'in kendisini ayırmak gerekiyor. Ancak, şimdilik, sosyalizm ve komünizm arasındaki bu ayrımın Lenin'den çıktığını söyleyelim (1). Marx'ın (ve Engels'in) metinlerinde bu iş böyle değildir.
Marx'ın yazılarına baktığımızda, sosyalizm lafının pek kullanılmadığını görüyoruz. Genellikle komünizm lafını kullanıyor ve sosyalizm lafını kullandığında da, onunla eş anlamlı bir şekilde kullanıyor. Yani, ikisi arasında bir ayrım görmüyor. Komünizmin nasıl tanımlandığına baktığımızdaysa, Marx ve Engels, onu sınıfsız, devletsiz ve parasız bir sistem olarak tanımlıyor (2). Marx, komünizmi ikiye ayırıyor ve "alt-komünizm" ile "üst-komünizm" tanımı yapıyor. Alt-komüzmi, komünizmin daha ilkel hali olarak tanımlıyor. ML'lerin yaptığı sosyalizm ve komünizm ayrımının buradan geldiğini düşünebilirsiniz ama bu yine yanlış olur. Alt-komünizm yine sınıfsız ve devletsizdir fakat parasız değildir. Bir tür para işlevi gören makbuz kullanılacaktır (3). Bu makbuzlar, bir kişinin ne kadar çalıştığına göre dağıtılacaktır. Marx, Gotha Programının Eleştirisi yazısında, bunun sebebini, kapitalizmden geçişte artıklar kalacağını öne sürerek açıklamıştır. Bu aşamada, insanların çalışmak için hala bir teşviğe ihtiyacı olacağını düşündüğü için bunu savunmuştur.
O zaman, alt-komünizm, sınıfsız ve devletsizdir fakat parasız değildir. Peki, Lenin'e göre sosyalizm neye denk gelmektedir? Bunun için, öncelikle, Marx'ın Gotha Programı'nın Eleştirisi yazısına tekrar bakalım.
"Kapitalist ve komünist toplum arasında, birisinin diğerine devrimsel dönüşümünü içeren dönem yatar. Bununla ilgili bir şekilde, aynı zamanda, devletin devrimsel proleterya diktatörlüğünden başka bir şey olamayacağı geçiş dönemi vardır."
Burada diktatörlükten kastedilen, geleneksel anlamıyla diktatörlük değildir. Marx'ın tarih anlayışı sınıf mücadelesi üstüne dayandığı için, bir sınıfın üretim araçlarını elinde bulundurmasını bir tür diktatörlük olarak görüyordu.
https://preview.redd.it/xs4rrkwqx8u51.jpg?width=500&format=pjpg&auto=webp&s=c9202dd344cb201e3fc6617bbf7d37d7c507f336
Peki, Lenin, sosyalizmi, kapitalizm ile komünizm arasındaki bu geçiş aşaması olarak tanımlıyor diyebilir miyiz? Cevap, yine hayır olacaktır. Lenin, Devlet ve Devrim çalışmasının beşinci bölümünde, sosyalizm ve geçiş dönemi arasında net bir ayrım yapmıştır. Proleterya diktatörlüğü tanımında Marx'a katılmış ve onun, bir sınıfın diktatörlüğü olduğunu söylemiştir. Aynı zamanda, sosyalizm tanımından bahsederken, "Sosyalizm, sınıfların ortadan kaldırılması demektir," demiştir (4).
Peki bu durumda SSCB ne oluyor? Devletsiz değil, sınıfsız değil, parasız değil. SSCB, Marx'ın tanımına göre sosyalist olmuyor. Lenin'in tanımına baktığımızda, Lenin, SSCB'yi bir proleterya dikatörlüğü olarak görüyor. Bu tartışılır bir şey ama şimdilik, en azından ilk dönemleri için, doğru diyelim. Lenin'in bu tanımına göre, SSCB yine sosyalist olmuyor çünkü proleterya diktatörlüğü, sınıf ayrımının hala var olduğu anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, Lenin'in tanımına göre de, SSCB sosyalist olmuyor.
Bu, Lenin'in kimi demeçleriyle desteklenmektedir. 1918 Ocak'ında gerçekleştirilen bir Bolşevik kongresinde şunları söylemiştir (5).
"Kapitalizmden sosyalizme dönüşümün geçiş sürecini bile tamamlamaktan çok uzağız. Bunu, uluslararası proleteryanın yardımı olmadan başarabileceğimize dair hiçbir zaman bir umut beslemedik. Bu konuda hiçbir zaman bir sanrımız olmadı ve kapitalizmden sosyalizme giden yolun ne kadar zorlu olduğunu biliyoruz. Ancak Sovyet Cumhuriyeti'nin bir sosyalist cumhuriyet olduğunu söylemek bizim görevimizdir çünkü biz bu yola baş koyduk ve bizim sözlerimiz, boş isyan sözleri olmayacak."
Buradan anlıyoruz ki, Lenin, SSCB'yi sosyalist olarak betimlemiyordu. Onun ideali sosyalizm olduğu için, adının böyle olduğunu söylüyordu. Aynı zamanda, Lenin, 1921 Nisan'ındaki bir yazısında, "Kimse, öyle düşünüyorum ki, Rusya'nın ekonomik sistemi sorununu çalışırken, onun geçişsel karakterini inkar etmemiştir," demiştir (6).
Dolayısıyla, SSCB, ne Marx'a ne de Lenin'e göre, sosyalist veya komünist oluyor. Bu noktada, şundan bahsetmek yararlı olacaktır. SSCB'yi kuran Bolşevikler, en başta onun bu hale gelmesini planlamıyorlardı. Klasik Marksist yoruma göre, kapitalizm, uluslararası bir sistem olduğu için, onunla ancak uluslararası bir mücadele verilebilir. Lenin bu yüzden, uluslararası işçi desteği olmadan amaçladıkları şeyi başaramayacaklarını söylüyor. Bu yüzden, Bolşevikler yönetimi ele geçirdikten sonra, gelecek olan uluslararası devrimi beklemeye başlıyor ve Rusya'yı bu devrimi destekleyecek şekilde hazır tutuyor. Bu devrimin, Rusya gibi gelişmemiş bir yerde değil, endüstriyel olarak en ileri ülkelerden çıkacağını düşünülüyordu. Özellikle Almanya'ya vurgu vardı. Lakin beklenilen devrim bir türlü gelmedi ve SSCB yetkilileri, bir yerden sonra, Stalin'in liderliğinde bu uluslararası plandan vazgeçtiler. Stalin altında "tek ülkede sosyalizm" programını benimsediler. Bu, elbette, imkansızdı.
Yapılan diğer bir eleştiri, SSCB'nin baştaki proleter karakterinin hızlı bir şekilde çözüldüğüdür. Klasik Marksizm, demokratik sosyalizmi savunmaktadır. İşçilerin ürettikleri ürünler üstünde hak sahibi olmalarını ve beraber karar almalarını savunur. Bunun bir örneği, Rusya'daki 1917 devriminin erken dönemlerinde oluşmuş olan işçi konseyleriydi. Bu konseylerdeki işçiler, çalıştıkları fabrikalar hakkında ortak pay sahibi oluyor ve karar alıyorlardı. SSCB bu konseyleri hızlı bir şekilde dağıttı ve bu fabrikaları kendi bürokrat sınıfının kontrolu altına aldı (7). Bu, kimi yorumcular -örneğin verilen kaynaktaki- tarafından devrim karşıtı olarak nitelendirilmiştir.
Sonuç olarak, şunlar ortaya konulmaktadır.
- Komünizm ve sosyalizm, Marx'a göre aynı şeydir. Sınıfsız, parasız ve devletsiz bir sistemdir.
- Lenin'e göre, sosyalizm sınıfsız bir sistemdir.
- SSCB, ne Marx'a ne de Lenin'e göre sosyalist veya komünisttir. SSCB, öyle olduğu için değil, ideali bu olduğu için, kendisine sosyalist demiştir.
- SSCB, sosyalist denemesinde başarısız olmuş ve hatta hızlı bir şekilde, proleterya diktatörlüğü özelliğini de kaybetmiştir. Bunun yerine, devlet aygıtını kontrol eden bürokrat sınıfı tarafından kontrol edilen bir sisteme dönüşmüştür.
Bolşevik devriminin başta parçası olan ama sonradan sürülen Troçki, bu sebeple, SSCB için yeni bir kavram ortaya atmıştır: dejenere olmuş işçi devleti. Bu, elbette tartışılır bir kavramdır. SSCB'nin hayatının en erken döneminde bile işçi devleti olup olmadığı tartışmalıdır çünkü devlet aygıtı her zaman için öncü partinin kontrolünde olmuştur. Ancak, en azından, devrimin erken safhalarında, işçi konseylerinde görüldüğü gibi, demokrat sosyalizmin yaşandığı yerler vardı denilebilir.
İkinci bir mevzu, SSCB'nin devlet kapitalizmi olarak eleştirilmesidir. Görüldüğü üzere, SSCB hiçbir açıdan sosyalizmi kurmakta başarılı olamamış, hatta bürokrat sınıfının yükselişi ve işçileri bastırmasıyla, proleterya diktatörlüğü özelliğini de kaybetmiştir. Üretim, küçük bir tüccar bir kapitalist sınıf yerine, devlet aygını elinde bulunduran küçük bir bürokrat sınıf tarafından kontrol edilmiştir.
Bunların hiçbirisi, "Gerçek sosyalizm bu değil," mantığını savunmak için yazılmamıştır. Ne olursa olsun, SSCB bir sosyalizm denemesidir fakat sosyalist olmakta her açıdan başarısız olmuştur. Peki neden SSCB'nin yegane sosyalist/komünist sistem olduğu algısı yaygındır? Bunun nedeni, Noam Chomsky'nin dediği gibi, ABD ve SSCB'nin on yıllar boyunca yaptığı propagandada yatmaktadır. ABD, düşmanını suçlamak ve bütün komünist yorumların kötü olduğunu söylemek için, "Komünizm bu!" demiştir. SSCB ise kendi sistemini savunmak ve tek geçerli sosyalist yorumun kendisininki olduğunu diretmek için, "Komünizm bu!" demiştir. Böylelikle, dünyanın en güçlü iki propaganda makinesi, on yıllar boyunca aynı şeyi tekrarlamış ve insanların aklına bu kazınmıştır.
Bu yazıda yazılanların hiçbirisi, sosyalizm en iyi sistemdir mantığını savunmak veya tam tersi şekilde ona saldırmak için yazılmamıştır. Sadece, durum tespiti yapılmıştır. Sosyalizmin uygulanabilirliği başka bir mevzudur. Bu metinden çıkarılacak sonuçlar, okurun kendisine bırakılmıştır. Son olarak, bu yazı yazılırken kendisine yoğun olarak başvurduğum, Cuck Philosophy'nin Marx was not a "statist" videosunu tavsiye ediyorum. Burada yazılanları daha detaylı bir şekilde açıklıyor.
  1. Steele, David (1992). From Marx to Mises: Post-Capitalist Society and the Challenge of Economic Calculation. Open Court Publishing Company. pp. 44–45. By 1888, the term 'socialism' was in general use among Marxists, who had dropped 'communism', now considered an old fashioned term meaning the same as 'socialism'. [...] At the turn of the century, Marxists called themselves socialists. [...] The definition of socialism and communism as successive stages was introduced into Marxist theory by Lenin in 1917 [...], the new distinction was helpful to Lenin in defending his party against the traditional Marxist criticism that Russia was too backward for a socialist revolution.
  2. https://moneylesssociety.com/communism-vs-resource-based-economy-a-definitive-guide-how-rbe-will-arise/
  3. Karl Marx (1875). Critique of the Gotha Programme. Part I. [T]he individual producer receives back from society—after the deductions have been made—exactly what he gives to it. What he has given to it is his individual quantum of labour. For example, the social working day consists of the sum of the individual hours of work; the individual labour time of the individual producer is the part of the social working day contributed by him, his share in it. He receives a certificate from society that he has furnished such-and-such an amount of labour (after deducting his labour for the common funds); and with this certificate, he draws from the social stock of means of consumption as much as the same amount of labour cost. The same amount of labor which he has given to society in one form, he receives back in another.
  4. https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1919/oct/30.htm
  5. https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1918/jan/10.htm
  6. https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1921/ap21.htm
  7. https://www.marxists.org/archive/brinton/1970/workers-control/
submitted by sum-poopins to ilericilik [link] [comments]


2020.10.19 17:25 Hera_Salamura Sözde Ermeni Soykırımı

Geçen HistoryMemes de Ermeni Soykırımı ile ilgili bir meme gördüm. O aklı kıt Avrupalılara bunun yalan olduğunu, Ermenilerin uydurduğunu anlattım. Bu yüzden yorumum 2 saat içerisinde -149'a düştü, neredeyse her 5 dakikada bir küfür mesajı aldım. Ama asıl zoruma giden ise bazı dönek Türklerin bunu kabul etmesi oldu. Bir de yine o döneklerden biri şey yazmıştı: Turkish people avarage IQ:87 Gorillas' avarage IQ:85 Bu mesajı anneme gösterince "Sor bakalım ona hangi cins gorilmiş." demişti. Ayrıca moderatörlerden biri bana suba Türklerin girmesinin yasak olduğunu o yüzden WE ve OTTOMAN gibi sözcükleri bir daha kullandığımda ban yiyeceğimi söylemişti. Ben de ona "Okey, I don't want your f*cking sub anymore! I am a Turk and I am proud of being a Turk! I only defend things that I know it is definetly true! I know Armenian Genocide is a lie that Armenians told to world so I am going to deny it. I hope you will be happy without Turks. Continue making fake history HistoryMemes. If the writer of the history does not stick to who make the history, results will surprise the humanity. Mustafa Kemal Atatürk" yazmıştım. Ama ilginç olan ise o dönek moderatörün de Türk olmasıydı. Sonuç olarak karmamın anasını ağlatıp beni banladılar. Bundan çıkarımlarımız: +HistoryMemes yanlı tarih yapıyor, +HistoryMemes e Türklerin girmesi yasak, +O kıt Avrupalılara tonlarca kanıt göstermene rağmen kendi bildiklerini okurlar, +Artık "Türkün Türk'ten başka dostu yoktur." sözünün geçerliliğini kaybettiğini öğrendik.
submitted by Hera_Salamura to Hatira [link] [comments]


2020.10.19 01:46 olcumcihazi DataLogger Veri Toplama Kaydedici Cihazlar

DataLogger Veri Toplama Kaydedici Cihazlar
DataLogger, Veri Kaydedici, Veri Toplama Cihazı Kimo Modellerinin satış Ve Servis Hizmetlerini sunuyoruz. İstanbul İlinden tüm Türkiye geneline satışımız bulunmaktadır. Endüstriyel ve diğer iş alanlarınıza çözüm olarak Kimo Datalogger veri kaydedici cihazlarını rahatlıkla kullana bilirsiniz.
Datalogger Veri Kaydedici cihazlarımızın satış sonrası desteğini Ram Limited Şirketi olarak sağlamaktayız. Satış öncesi ve sonrası müşteri memnuniyetlerini, sağlık sektörü ilaç endüstrisi, ortam şartlarının izlenmesini gerektiren depolar,lojistik taşımacılık faaliyetlerinde,gıda sektöründe yaygın olarak kullanılmakla birlikte daha bir çok sanayi, endüstriyel alanlara hizmet vermekteyiz.
Datalogger (Veri Kaydedici)
Datalogger istenilen süre boyunca ölçüm yapılmak istenen parametreleri kayıt edip pc üzerinden değerleri raporlama yapmayı sağlar.Ayrıca ölçülen değerleri cihaz üzerindeki ekran’dan da takip edilmesi mümkündür. Farklı modellerde datalogger çeşitleri bulunmaktadır.Sıcaklık-nem,sıcaklık,fark basınç,atmosferik basınç,lüks ölçümü, iç ortama hava kalitesi co2 ölçümü yapmak mümkündür.Saniye,dakika ve saatlik olarak ölçüm alabilmek mümkündür.Harici takılabilen ölçüm probları ve dahili sensörlü datalogger modelleri mevcuttur.
Farklı ölçüm modu seçenekleri mevcuttur.Saat tarih seçeneği yani istenilen saatte başlatıp durdurma imkanı,buton ile durdurup başlatma gibi farklı ölçüm modu seçenekleri mevcuttur.Bu ölçülen değerlerle ortam şartlarının uygunluğu kontrol edilebilmektedir.Ayrıca yazılım üzerinden alt değer ve üst değer eşiği girerken belirlenen değerlerin dışına çıkıldığı zaman yazılım üzerinden bunları görebilme imkanı sunar.Maksimum,minimum, ortalama değeri,standart sapma ve mkt değeri otomatik hesaplama özellikleri de mevcuttur.Türkçe yazılımı ile ölçülen değerleri grafik üzerinde işaretleyebilir,grafik üzerinde ölçüm değerlerine dipnot ve açıklama yazabilir. Grafik yakınlaştırma uzaklaştırma ile detaylı ölçülen değerleri görebilirsiniz.Detaylı değerler analiz tablosu grafik ve tabloları aynı anda beraber görebilme imkanı sunar.
DataLogger Veri Kaydedici ( Veri Toplama ) Data Logger
Datalogger veri kaydedici yani veri toplama cihazları hakkında ayrıca bilgiler için Pdf,excel,ölçüm tablosunu jpeg resim olarak kaydedebilirsiniz.Birden farklı data logger cihazını toplu olarak liste halinde kayıt edip cihazların listesini görme imkanı sunar yazılımında ve probları var ise probları ve cihazları listeleye bilirsiniz. Farklı fonksiyonlar seçeneği ile ölçüm değerlerinde hesaplamalar yapabilir. Yazdırmadan önce detaylı ön izleme saat,sayfa numarası,dosya görüntüleme seçenekleri,logo değişimi yapabilirsiniz.
Kullanım Alanları Bir çok farklı sektörde kullanmak mümkündür. Genel olarak sağlık sektörü ilaç endüstrisi,ortam şartlarının izlenmesini gerektiren depolar,lojistik taşımacılık faaliyetlerinde,gıda sektöründe yaygın olarak kullanılmaktadır. Cihazlarımızı Ram Limited Ltd. Data Logger Şirketimizden temin edebilirsiniz
Datalogger: https://www.datalogger.com.t
submitted by olcumcihazi to u/olcumcihazi [link] [comments]


2020.10.18 23:05 ihatescho0l [Devam Part-II] Dünden bugüne Covid-19

[Devam Part-II] Dünden bugüne Covid-19
Bu post "Dünden bugüne Covid-19" listesinin devamıdır.
Listeye başlamadan önce ufak bir hatırlatma:
Pandemi başından beri meslek hastalığı olarak kabul edilmeyen Covid-19'un, meslek hastalığı olarak kabul edilmesi için siz de imza verebilirsiniz.
Covid-19 geçirmiş kişiler isterse immun plazma bağışı yapabilirler.
Herkese iyi günler! Bu listede pandemi süresince hepimizin başından geçen olayları haber sitelerinden, Youtube, Twitter veya Ekşi Sözlük'ten linklerle sıralamaya çalıştım. Linklerini vermiş olduğum hiç bir görsel veya video bana ait değildir. Eksikler olabilir fakat belirtmeniz durumunda en kısa sürede düzenleyebilirim. Bilgisayarım çöktüğü için belirli bir süre ikinci postu düzenleyemedim bu yüzden herkesten özür dilerim.
Öyleyse kaldığımız yerden devam edelim:
Covid-19'un, meslek hastalığı olarak kabul edilmesi için siz de imza verebilirsiniz.

Hasta ve Vaka

-29 Eylül
Murat Emir, 10 Eylül 2020 günü Turkuaz tabloda açıklanan 1.521 pozitif veri ile, Sağlık Bakanlığı'nın kendi sistemi Laboratuvar Bilgi Yönetim Sistemi'nin 29.377 pozitif verisi arasında 20 katlık bir fark olduğunu açıkladı. 28 Temmuz 2020 gününe kadar "Vaka sayısı" verilen Turkuaz tabloda 29 Temmuz 2020 itibarı ile "Hasta sayısı" verilmeye başlandı.
Kemal Memişoğlu: Şunu ayırmamız lazım hasta kliniği olan kişi, vaka ise pozitif çıkan hastalığı bulaştırma riski olan veya hastalanma riski yüksek olan insan demek. Eğer semptomunuz olursa hasta oluyorsunuz.
-Silinirse diye ek kaynaklar:
-30 Eylül
• Fahrettin Koca, Murat Emir'in iddiasını tarih belirtilmediği ve arayüz farklılığından ötürü yalanladı. Murat Emir tarihin belirtildiğini gösterdi.
Türk Tabipleri Birliği, Fahrettin Kocanın açıklaması ardından sürecin şeffaf yönetilmediğini, gerçeklerin saklandığını söyledi.
Nevşin Mengü'nün olay ile ilgili haberi.
Fahrettin Kocanın bu açıklaması dış basına da yansıdı:
-The Telegraph
-Financial Times
-1 Ekim
• Fahrettin Koca'nın iddialara yönelik tweeti. Silinmesi gibi bir durum için:
Bilelim ki, salgınla mücadele sürecinde, devletimiz, HALKININ SAĞLIĞI KADAR, ULUSAL ÇIKARLARINI DA korumaktadır. Çünkü salgın hayatın bütün alanlarını etkilemektedir. Mesuliyeti olmayan bazı kişilerin tenkitleri, fotoğrafın bir noktasına mercekle bakıp, leke aramaktan farksızdır.
https://preview.redd.it/fx3f2px4j9u51.png?width=600&format=png&auto=webp&s=0b55c9c902eb3c524df13040356fcbb2abf7c885
İngiltere, Covid-19 vakalarının ulusal sağlık örgütlerinden farklı şekilde tanımlanmasından dolayı Türkiye'yi "seyahat koridoru" listesinden çıkardığını belirtti.
• Murat Emir, 30 Ekim 2020 Fahrettin Koca'nın konuşmasının başında kullandığı ifade ve kendisine yönlendirilen soruya verdiği cevap sonucu "6 aylık yalan rüzgarı çökmüştür" dedi.
Türk Tabipleri Birliği, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca'yı "bilimsel kriterlere uyulmadığını itiraf etmiş oldu" diyerek istifaya davet etti.
• Türk Tabipleri birliği "Tıp biliminde Vaka ile Hasta aynı şeyi ifade eder." dedi.
• Doktor Şebnem Korur Fincancı "Vaka eşittir hasta." dedi.
-2 Ekim
• Dünya Sağlık Örgütü, Türkiye Sağlık Bakanlığından açıklama beklediğini belirtti.
-3 Ekim
• Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, hasta verilerini uygun şekilde vermesi için çağrıda bulunan Dünya Sağlık Örgütüne teşekkür etti.
• Fatih Portakalın "Hasta - Vaka" açıklamaları üzerine özet niteliğinde videosu. Vaktiniz yoksa benim kritik bulduğum bölüm.

Asistan Hekimlerin Ağır Çalışma Koşulları ve Söz Verilen Ek Ödemelerin Yapılmaması

-3 Ekim / 6 Ekim
Sağlık çalışanlarına söz verilen ek ödemeler üzerinden şehir hastanelerinin elektrik, doğal gaz, su faturaları, ödendiği ortaya çıktı.
BULGU 6: Şehir Hastaneleri ile İlgili Olarak Döner Sermaye Bütçesinden Yapılan Bazı Ödemelere İlişkin Genel Bütçe ile Mahsup İşleminin Yapılmaması
Şehir hastanesi sözleşmelerine ekli EK-18’in 4.7’nci maddesinde, şirketin çamaşır ve çamaşırhane hizmetleri, yemek hizmetleri, laboratuvar hizmetleri, görüntüleme hizmetleri ile sterilizasyon ve dezenfeksiyon hizmetlerini sunabilmesi için kullandığı doğalgaz, elektrik ve su tüketiminin İdare tarafından şirkete yapılan hizmet ödemelerinden mahsup edileceği hüküm altına alınmıştır.
Uygulamada, hastaneye ait elektrik, doğalgaz ve su giderleri döner sermaye bütçesinden, hizmet giderleri ise genel bütçeden ödenmektedir. Ancak, döner sermayeden ödenen elektrik, doğalgaz ve su ödemelerine ilişkin mahsup işlemi, genel bütçeden ödenecek hizmet ödemelerinden yapılmaktadır. Dolayısıyla, genel bütçeden ödenen hizmet bedelinden düşülen tutar, bu tutarı gider olarak ödeyen döner sermaye bütçesine aktarılmamakta, genel bütçede kalmaktadır.
Bu durumda, döner sermaye bütçesine aktarılması gereken tutarlar genel bütçede kalmakta ve döner sermaye bütçesi aleyhine bir durum ortaya çıkmaktadır.
"Sağlık Bakanlığına Bağlı Döner Sermaye İşletmeleri 2019 Yılı Sayıştay Düzenlilik Denetim Raporu" (Sayfa 191pdf sayfası217 )
Bakırköy Doktor Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve Bakırköy Doktor Sadi Konuk asistan hekimler ağır çalışma koşullarının, keyfi uygulamaların düzeltilmesini istedi.
-Başka açılardan:
• Sağlık çalışanlarının 14 kat daha fazla risk altında olduğunu belirten Türk Tabipleri Birliği, “COVID-19 Meslek hastalığı kabul edilmelidir” dedi.
• Sağlık çalışanları "Adil ücret istiyoruz!" dedi.
Türk Tabipleri Birliği, 21 Ekim'de 2019 Sayıştay raporunu inceledi.


• Sağlık Bakanı Fahrettin Koca üç aşı için insan deneylerinin ilerleyen günlerde gerçekleşeceğini belirtti. Fakat grip aşısını dahil erişimde problemler yaşayacağımıza dair iddialar var. Vaktiniz varsa ve izlemek isterseniz yayının tam linki.
-Kapatılan aşı üretim enstitülerine dair çarpıcı bir haber.

Yüz Yüze Eğitim

Yüz yüze eğitim kademeli olarak başlatıldı. Fakat Sağlık Bakanlığının yayınladığı "Covid-19 Salgın Yönetimi ve Çalışma Rehberi" incelendiğinde, sınıftan Covid-19 şikayetiyle hastaneye gönderilen öğretmen veya öğrenci test sonucunun pozitif çıkması durumunda tüm sınıfın yakın temaslı kabul edilip eğitime devam edileceği, 14 gün boyunca sınıftakilerin semptomlarının gözlenip, ateşlerinin ölçüleceği belirtiliyor.
-Aynı sınıfta 14 gün içerisinde ancak birden fazla pozitif hasta çıkması durumunda sınıf öğrencileri eve gönderilerek 14 gün boyunca temaslı takibine alınacak. Yani özetle sınıftan bir Covid-19 vakası çıkması durumunda dersler devam edecek.
-Yönetmeliğin net bir şekilde açıklandığı video.
-Rehberdeki ilgili başlıklar ve sayfaları:
Aynı sınıfta eş zamanlı (14 gün içerisinde) birden fazla vaka çıkması durumunda sınıftaki tüm öğrenciler yakın temaslı olarak kabul edilir. Bu öğrenciler eve gönderilir ve 14 gün boyunca temaslı takibine alınır.
  • "88. OKULLARDA COVID-19 POZİTİF VAKA ÇIKMASI DURUMUNDA YAPILMASI GEREKEN UYGULAMALAR(Sayfa 455)"
  • "1. Bir sınıfta öğrencilerden herhangi birine COVID-19 pozitif tanısı konulması durumunda; (Sayfa 457)"
-Diğer kaynaklardan haberler:

İlk Olgu 11 Marttan Önce Görüldüğü Hakkında İddia

-7 Ekim
• Daha önce 29 Eylül'de Turkuaz tablo'da "Hasta - Vaka" ayrımı yapıldığını belirten Murat Emir, ülkedeki ilk Covid-19 vakasının Şubat ayında görüldüğünü belirtti. Sağlık Bakanlığı ilk hastanın 11 Mart'ta tespit edildiğini açıklarken, Sağlık Bakanı Yardımcısı Şuayip Birinci'nin imzası olan bir makalede Şubat ayında Mersin’de Covid-19 tanılı 24 kişinin tedavi altına alındığı yazıyor.
-İlgili makalenin özet kısmı haber linkinin sonunda bulunuyor, fakat makale sonrasında geri çekilmiş olmalı. Makalenin bir zamanlar var olduğuna dair başka kanıtlar:

• Sağlık Bakanlığı verileri son 1 ayda İstanbul'da sadece 1 kişinin öldüğünü iddia ediyor. Daha detaylı bir yazı Ekşi Sözlük'ten bir yazar tarafından hazırlanmış.
-Yazının kaldırılması ihtimaline karşı yazarın belirttiği bir kısım çarpıcı link:

-10 Ekim

Bir Ekşi Sözlük yazarı Fahrettin Koca'nın 1 saat ara ile gönderdiği birbiriyle çelişen tweetlerini derlemiş:
KİMLERE TEST YAPILACAĞI Bilim Kurulu’nun hazırladığı rehberle belirlenmiştir. Buna göre Türkiye olarak, semptomu olan kişilere test yapıyoruz. Kriteri apaçık olan bu testlerin sonuçlarını Dünya Sağlık Örgütü’ne aynı açıklıkla bildiriyoruz. Ölçüt ve sonuç DSÖ için güven vericidir.
Tweet linki
https://preview.redd.it/qlegteq6q7u51.png?width=600&format=png&auto=webp&s=5d76e2ad2ad37fabab04fecb25281298a5784c92

SON 3 HAFTA İÇİNDE, SALGIN TÜM TÜRKİYE’DE GERİLEDİ. 4 hafta önce ise, Ankara’da vaka sayısı İstanbul’un iki katına çıkmıştı. Şu an Ankara’da vaka sayısı, İstanbul’un yarısına inmiş durumda. Bu gelişmeyi, semptomu olmasa bile, testi pozitif olan herkesi izole ederek sağlıyoruz.
Tweet linki
https://preview.redd.it/ml988np1q7u51.png?width=600&format=png&auto=webp&s=ba3a2a5f7b1e545a0ce8219b210cade4dfd545d0
• Semptomu olmayanlara test yapılmıyorsa, semptom göstermese bile testi pozitif kişiler nasıl var olabilir?

-12 Ekim
• BBC Türkçe, Ankara’da yoğun bakım videosu yayınlandı.
• Prof.Dr. Kayıhan Pala 7 aylık Covid-19 pandemi sürecini değerlendirdi. Videonun tam linki.

"Bu ayın 15'inden itibaren bütün rakamları açıklayıp bildireceğiz."

• Ertuğrul Özkök'ün, 11 Ekim günü Sağlık Bakanı Fahrettin Koca ile röportajında bulunan "Bu ayın 15'inden itibaren bütün rakamları açıklayıp bildireceğiz" ibaresi gündemde büyük tepki çekti. Olayın net bir özeti için.
-Diğer kaynaklar:
- Fakat 14 Ekimde Sağlık Bakanı Fahrettin Koca "Yarından ittibaren açıklanan tabloda vaka ve hasta sayısını net olarak görebilecek miyiz?" sorusuna kesitsel taramalar ve saha çalışmaları sonuçlarının paylaşılacağını belirtti.
-Türk Tabipleri Birliğinin olayla ilgili 15 Ekim öncesi/15 Ekim sonrası.

-14 Ekim
• Recep Tayyip Erdoğan TBMM toplantısı'nda "Çoklu Baro Sistemi'nde yapıldığı gibi aynı çalışmayı Türk Tabipleri Birliği ve diğer meslek odalarında da yapmak durumundayız." dedi.
-Fox Haberin değerlendirmesi.

-15 Ekim
Yoğun bakımlar asistan doktorlara yıkılmış durumda.

-16 Ekim
• Sağlık çalışanları Covid-19 ile mücadelede hayatını kaybeden 110 sağlık çalışanı için saygı duruşu ardından, verilen sözlerin yerine getirilmesini tekrar istemek zorunda kaldılar.
• Türk Tabipleri Birliği hayatını kaybeden sağlıkçıları anıp, Covid-19'un sağlıkçılar için bir meslek hastalığı olarak kabul edilmesi için çağrıda bulundu.
• Sağlık çalışanları zorlu şartlarının iyileştirilmesi için mücadele ederken, aynı gün içerisinde diyanet işleri cuma hutbesinde yurt içi ve yurt dışında yapılmakta olan camiler için para istedi. Üstelik 8 bakanlığın bütçesi diyanetin gerisinde kalmışken.
-Bundan tam iki gün önce Cumhur Başkanı İbrahim Kalın “Her gün koronavirüs testi oluyoruz.” demişti.
Yine aynı gün bir hasta yakını İstanbul Gaziosmanpaşa’da Aile Sağlığı Merkezi’ne saldırdı.
• Dr. Kayıhan Pala'nın Sağlık Bakanlığının açıkladığı verilerin şeffaflığı üzerine bir değerlendirmesi.

Açılan Sınıflarda, Açılmayanlara Göre Vaka Düşüşü

• Sağlık Bakanı Fahrettin Koca "Hatta diğer sınıflara göre, başlamayan sınıflara göre, açılmayan yüz yüze eğitime göre de kısmen düşüşlerin olduğunu da biliyoruz" dedi. Nasıl olur da temassız bir şekilde ders işlenen online sınıfların, yüz yüze ders işlenen sınıflara göre olgu sayısı fazla olur?

-18 Ekim
• Türk Tabipleri Birliği, 18 Ekim günü içerisinde 5 sağlık çalışanının Covid-19 nedeniyle can verdiğini belirtti.

• Bir Ekşi Sözlük yazarı, filyasyon ekiplerinin evlerine gelmesi gerektiği halde gelmediğini, ve ailesine kontrol için verilen onay kodunu telefonla alıp, evlerine gelmiş gibi sisteme giriş yaptığını belirtti.
-Yazarın ilgili tweeti.

-19 Ekim
• Recep Tayyip Edoğan'ın üniversitelerin yüz yüze eğitime dönmesi ile ilgili açıklaması.

16 Hasta Kobay Olarak Mı Kullanıldı?

• Murat Emir, 16 Hastaya bilinmeyen bir ilacın bilinmeyen bir yol ile verildiğini iddia etti.

DOLUYSA, BİNMEYİN!

• Minibüs şoförü, fiziksel mesafeye dikkat edilmeyişi eleştiren vatandaşa "O kadar çok düşünüyorsan binmeyeceksin!" dedi.
• Bunun üzerine Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, vatandaşa yalnızca "Dolmuşlar doluysa binmeyin" uyarısında bulundu.
DOLUYSA, BİNMEYİN! İstanbul’da dolmuş şoförleri içinden bazılarının, salgına rağmen, kapasitelerinden fazla yolcu aldıkları yönünde şikâyetler artmaya başladı. Lütfen, fazla yolcu taşıyan dolmuşa binmeyin. Yolcu kapasitesi denetimi yapan Emniyet birimlerine yardımcı olsun.

https://preview.redd.it/bp0e6nqsl7u51.png?width=601&format=png&auto=webp&s=689bb955733f1c3594b1fddb5203b896fa036182

Yetersiz Grip Aşısı

-20 Ekim
• Yetersiz aşı alımından dolayı, grip aşılarının dağıtımında puanlama sistemi uygulanacağı belirtiliyor. Şuan ki bilgilere göre ancak 5 puanı toplayabilen kişiler grip aşısı yaptırabilecek. 4 puan ve altı için ise bu sene aşı yok. Fakat aşıya ulaşmak için yalnızca 5 puan da yeterli olmayacak. Belirtilen düzene göre yeterli puanı toplayabilmiş risk grubundaki kişilerin özellikle 4 defa sağlık kuruluşlarına gidip gelmesi gerekiyor. Bu dönemeçli süreç virüsün bulaşma ihtimalini arttırmanın, riskli bireylerin hayatını daha da tehlikeye sokmanın yanı sıra sağlıkta şiddeti arttıracağı endişeler arasında.
-Başka kaynaklar:

-22 Ekim
https://www.youtube.com/watch?v=QHNQq5Ndou8
_____________________

Sağlık bakanlığı verilerine inanmak isterdim ama bu tür başlıklar gün geçtikçe artıyor:
* Donanımhaber'deki covid ölümlerine dair iddia.
* 14 eylül 2020 sağlık bakanlığı covid rezaleti.
* Türk Tabipleri Birliği Konsey Başkanı Sinan Adıyaman, Sağlık Bakanlığı verilerin doğru olmadığına dair iddiası.
* Ankara Belediye Başkanı Mansur Yavaş ve İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Sağlık Bakanlığının verilerinin doğru olmadığını belirtti.
* Fahrettin Koca, belirti göstermeyen ama testi pozitif çıkan vakaların günlük açıklanan tabloda yer almadığını söyledi.
*2 ekim 2020 sağlık bakanlığı rezaleti.

Salgın öncesi veya esnasında istifa eden sağlık çalışanları için demediğini bırakmayanlar acaba asıl sorumluları da eleştirecek mi? Yoksa yine nefretinizi ölmek istemeyen, yalnızca yaşatmak isteyen sağlıkçılardan mı çıkartacaklar?
Gönderiyi sabitlediği için moderasyona çok teşekkür ederim.
submitted by ihatescho0l to svihs [link] [comments]


2020.10.18 20:51 BilgeTurk alt insan olan siz değilsiniz.

merhaba arkadaşlar. buradaki postları okumayı seviyorum aranızdaki çoğu insanın çok temiz kalpli olduğunun farkındayım bu kişilerin cidden hiç işi gücü olmayan arkadaşları değil , biraz düzgün bir şey okumalarını istedim .yorum yaptığımda pek beğenilmiyorum ama ben de, henüz blackpill'i bilmeden lisede çokça schopenhauer okuyan , kısa ve cılız bir mentalcell'dim. yaşadığım şehirde duramıyordum ve intihar etmemek için bir başka şehire üniversiteye gittim. bu yıllarımın da çoğu israf oldu diyebilirim ancak üniversitenin 4. ve 5. senelerinde doğa sporları , felsefe ve meditasyon ile kendimi çok daha düzgün bir yere taşıdım. hayatta eskiden benim için çekilmez acıların sağlıklı ve huzurlu oldukça hiç bir anlam ifade etmediğini fark ettim. üniversite sürecinde kütüphanede bulunmayı sevemem ;Türk halk bilimi, tarih ve zaten alanım olan mühendislik konularında samimi bir merak içinde öğrenmemi sağladı. akıl sağlığımın kötü olduğu zamanlarda zaten sıkıcı ve bomboş olan derslere giderken kafamı toparlayıp o dersten bile bir şeyler öğrenebileceğimi kendime hatırlatarak okula yürüyerek gittim bu da sabah 6da evden çıkmamı gerektiriyordu. hayatımın çoğu zamanında karşılaştığım zorbalık dik durup hayatımı kontol edebilmeye başladıkça azaldı, spor ile gelen özgüven ile de sonlandı. gerçekten bana değer veren , güvenlerini çokça defa ıspatlamış arkadaşlar edindim. demem o ki hayattan keyif alın. değiştirebileceğiniz şeylere odaklanın ve bir yerde huzur bulun yoksa bu ruh hali sizi çürütecek. kendinize nitelik ve değer katın. bir kadın sizin kıymetinizi anlasa ne anlamasa ne . bu nitelikler ile filirtelenmiş ortamlardan arkadaş edinmeniz ( örneğin satranç , okçuluk kulübü gibi ) , düzgün arkadaşliklar kurmanızı sağlayacaktır. dediğim gibi güzellik, statünüz sizi üst insan yapmaz. erdemli olmak size değer verir. kendinizce mutlu olmanızı dilerim emin olun hayatın güzelliğini , içinizi güzelleştirmeden hissedemezsiniz.
dişi breyler ile etkileşimim:
bu sürecin başında çok kötüydüm ve zaten bu dişiler hep rastgele kişilerdi. bir esprisi olmayan ve çoğunun bu aşırı kısa süren etkileşimlerde kendilerine değer veren tek şey kadın olmalarıydı. biraz olsun profrontal lobu ile yaşayan kadınların böyle olmadığını düşünüyorum. evet kadınlar çok daha içgüdüsel olabiliyorlar ama bu içgüdüsellik her zaman size karşı demek değil.( en büyük içgüdüleri galiba duruş.eziklik hissini çok iyi seziyorlar. biz çirkin olduğumuzu düşünerek zaten o kişiniyi bizden üstün tutuyor ve o ezikliğe bürünüyoruz).
my cope list :
marcus aurelius.
vatanseverlik. sevdiğim bu millet ve kültüre güzel işler yapmak ve hak ettiği gibi bir gelecek bırakma uğraşı. elbette bu kendinizi düzelmek ile başlıyor
kesinlikle arada bir doğaya çıkın bu direkt dağa çıkıp kamp yapmak olmasa da ağaçlık bir park bile olabilir ve oturup kendinizi dinleyin. ben kafam çok dolu olduğunda bunu yapıyorum.
meditasyonu öğrenin.
spor yapın ve fiziksel anlamda limitlerinizi zorlayın. hiç spor yapmamış berbat posture ve eklem genetiğine sahip bir arkadaşınız olarak bu tavsiyeyi veriyorum. parka gidip koşu, barfiks , şınav çalışarak ve vücut bozukluklarımı düzelterek bu konuda kendimi çok iyileştirdim. artık bir eşya taşırken daha güçlü olduğumu hissetmek bile iyi geliyor ve ayıca on aydır sigara içmiyorum
her neyse arkadaşlar. kafam pek yerinde değil, galiba çoğunlukla boş yaptım. vaktini çaldığımı düşünen kişilerden özür dilerim .
submitted by BilgeTurk to turkincel [link] [comments]


2020.10.17 23:18 MrMuhammeTr .

Az önce Coğrafya çalışıyordum koordinat sistemi, yerel saatler falan. Biz Amerika'ya göre daha doğuda olduğumuzdan onlardan yerel saat olarak daha ilerdeymişiz. Bi sevindim böyle dedim "en azından bir konuda ilerdeyiz, enayiler bizim geçtiğimiz yollardan bizden daha geç geçiyor" falan diye geçirdim aklımdan. Sonra ilerleyen konularda Tarih değiştirme çizgisini ve bu yüzden de Amerika'nın bizden 1 GÜN önde olduğunu öğrendim. Bi moralim bozuldu. Sonradan ama aklıma geldi: onlar bizden zaman olarak ileride. Yani tanrı onlara çalışmaları için daha fazla zaman vermiş fakat Türkiye'ye daha az zaman vermiş ve Türkiye bu yüzden bu kadar geride. Sonra yine bir mutluluk geldi. Taa ki aklıma Rusya gelene kadar. Kısacası arkadaşlar biz yarra yedik ve buna bi kılıf bulamıyoruz teşekkürler.
submitted by MrMuhammeTr to KGBTR [link] [comments]


2020.10.17 17:57 LahmacunMan Avrupa bizi niye sevmiyor ve niye bize karşı herkese "yürü be aslanım" diyor. Bir lahmacunun perspektifinden cevap

Şimdi....
Verdiğin herşeyi cök cök yutan dışa bağımlı bir ülke var elinde, ve bu ülke başka ülkelerle ticaret yapmaya karar veriyor senle değil. Mesela sen sigara satıcısı olsan günde 30 tane sigara içen müşterinin kendi sigarasını yapmasını istemezsin.
Avrupa afrikadan da nedret etmiyordu ama sağılıcak bir inek olarak gördükleri için hiç müttefik olarak bakmadılar ve sömürgeleştirdiler.
Devlet işlerinde "bu babamın oğlu" yada "tatlı yiyelim tatlı konuşalım" şeyi olmaz. Devlet demek çıkar demek, herkes kendi milletinin çıkarları için başkalarınınkini suistimal etmeye hazırdır. Eğer biz kendi üretimi olup dışa bağımlı olmayan dağ gibi ekonomisi ve dünyaca ünlü olmasada insanların tanıdığı bir eğitim sistemimiz olsa bize saygı duyarlardı.
Bana göre ermenistana arka çıkılmasının nedeni ermenilerin hristiyanlığı kullanıyor olması, ne derseniz diyin, avrupa bir hristiyan topluluğudur ve müslümanlarla tarih boyunca çatışmış ve hala da çatışan bir dindir. Yunanistan ise avrupa birliği üyesi bir ülke, yani... Oda euro kullanıyor ve yunanistanın ekonomisi düşerse avrupanında düşer, geçmişte yunanistanın ekonomisi çöktü ve almanya bunu kurtardı ama bunun birdaha olmasını istemedikleri için yunanistanın elinde bir üretimi yada geçim kaynağı olmasını istiyorlar çünkü yunanistan hemen hemen sadece turizm ve yanlış hatırlamıyorsam tarım ile geçinen bir ülke. Yani bizim gibi.
Ve türkiyenin avrupa birliğine alınmamasının sebebi bizi "kıskanmaları" falan değil. Bizim ekonomimizin yunanistandan kalır pek bir yanı yok ve daha kötüsü ekonomimiz öngörülebilir değil, yani şimdi euro iyi kötü 10 lira diye aldılar diyelim ama bu türkiye için bu euro 1 yıl sonra 20 olur mu olmaz mı bilemiyorsun, haliyle adamlar ekonomilerini sağlama almak istiyor. Sana euro verirlerse ve sen bu euroyu batırırsan bu hiç hoş olmaz. Aynı zamanda eğitim sistememimiz de bok gibi, işsizlik hat safhada.
Türkiyenin AB ye girmek istemesinin sebebi AB nin diğer ülkelere yardım fonu vermesi ve birbirlerini desteklemeleri, ywni ekonomisi o kadar da iyi olmayan bir ülke için harika bir hızlı gelişme yolu.
Yurtdışında sevilmememiz yada öngörüşlere mağrus kalmamızın sebebi
1- bizi arap sanıyorlar
2-yurtdışındaki mallar yüzünden
3-yurtdışındaki mallar yüzünden...
Avrupanın arapları sevmemesinin sebebi müslümanları sevmemeleri, yani dürüst olalım, buz ne kadar hristiyan olana hoşgörülüyüz desek de türkiye çoğunlukla eğitilmemiş köoeklerden yani kekolardan oluşuyor. Yani burda da hristiyanlar sevilmiyor, tıpkı areistlerin sevilmediği gibi. Bu avrupada da farklı değil, sadece orda biraz daha şekil değiştiryor.
2 ve 3 den devam edeceğim. Sadece youtube u açarak ne kadar türk mal olduğunu görebilirsiniz yurtdışında. Mesela isveçli kadınlara porno izliyormusun diye sordum uhu (sorduğu insanlar genelde reşit değil) yada fransız kadının götünü elledim, italyan kadınları öptüm (zorla veya kandırarak) vs vs...
Şu algıyı kırmadıkça türkün türkten başka dostu olmaz:
Adam gidiyor ben fransızın götünü elledim diye video yapıyor ve abisi gelip bu adama çok haklı bir şekilde uçan tekme atınca türkiyedeki "allahını seven +1" itleri ayaklanıyor.
Aynı şeyi bir fransız gelip türk kızlarının götünü elledim "bir daha elle dedi" diye bir video yapınca linç yiyor.
Türksün diye her şeyi yapamazsın karşındakiler de senin gibi insan.
Anasını siktiğimin kekoları
Simdilik bu kadar başım ağrıdı (╯°□°)╯︵ ┻━┻
submitted by LahmacunMan to KGBTR [link] [comments]


2020.10.17 16:46 MarcusAurelius3456 Türk milliyetçiliği üzerine bir değerlendirme

Globalizmin ve büyük kitle kontrol mekanizmalarının yaygınlaştığı bu çağda sınırları kaldırmak ,kültürleri yok etmek veya asimile etmek üzerine kurulmuş olan liberteryen sol fikirlerin yaygınlaşması ne anlama geliyor?
Bir toplumu millet yapan ana unsur o toplumun birlikte var olduğu tarihi ,ortak değerleri ,dili ve kültürüdür. Etnisite kelimesi de genel olarak bunu yansıtır. Türk milliyetçiliği Türk ulusunun tarihte bir yer edinmesi için ve kendi milletinin çıkarlarını gözetebilmesi için ihtiyaç duyduğumuz yegane fikirdir. Türk milliyetçiliği temelleri gereğince kültürel baz üzerine kurulmuştur. Yusuf Akçura , Ziya Gökalp ve Mustafa Kemal Atatürk gibi liderlerin milliyetçilik anlayışı kültüre dayalıdır. Turancılık meselesi de zaten pan-milliyetçiliktir. Milliyetçilik biz Türklerin kendimizi batı etkisine girmeden,batının veya daha doğrusu Amerikan Counter-Culture'unun dayatmalarına karşı durmamız için gereklidir. Sınırları kaldırmak,kültürleri yok etmek,dilleri yozlaştırmak ve kültürel bir hegomonya kurulmak isteniyor. Bu da Netflix dizileri,politik doğruculuk ve sözde liberal aksine baskıcı bir post-modern neo-sosyalizm adı altında insanları tek-tipleştirme amacıyla gerçekleştiriliyor. Bu post modern ideolojinin dogmalarına karşı gelenler faşist diye yaftalanıyor ve büyük bir gayretle Milliyetçiliğin de adı karalanıyor milliyetçi olanlar cahil ve aptal muamelesi görüyor. Demokrasi ve sözde insan hakları dogmalar haline getiriliyor ve bunlara karşı çıkmak da imkaansız hale geliyor.
Eğer Türk genci vaktini sosyal medyalarda gezerek harcar netflixte zaman öldürerek gecirirse bu millet daha da ayrışır ve kültürel olarak batıcılık ve islamcılık arasında parçalanır. Aksine Tarih,Felsefe okur Edebiyatını ve kültürünü tanırsa bir aidiyet duygusu yerleşir ve ulusu için çalışmak ister.

Ey Türk gençliği! Birinci vazifen; Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin. Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakruzaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.
submitted by MarcusAurelius3456 to OTAK [link] [comments]


2020.10.16 13:36 bozokluoglu Azerileri ve Ermenileri ne kadar tanıyoruz?

Bu postta biraz şeytanın avukatlığını yapmak istedim. Başlıktaki sorudan yola çıkarak hem bu konuda kafamda dönenleri usturuplu bir şekilde ortaya koymaya hem de belki bu konuya daha önce hiç bu açıdan bakmamış bir iki kişiye farklı bir bakış açısı sunmaya çalışacağım.
Her şeyi siyah beyaz olarak gören insanlar için, haşat edilmeden önce peşinen ifade edeyim de, Azerbaycan'ın Karabağı kendi egemenliği altına almaya çalışmasını destekliyorum ve Azerileri seviyorum. ASALA'nın ve Ermeni lobilerinin Türkiye'ye verdiği veya vermeye çalıştığı zararların da bilincindeyim siz tarih dersi vermeye çalışmadan söyleyeyim.
Başlıktaki soruyu kendime ciddi şekilde geçen günlerde Azerbaycan'daki cephelerden birinde çekilmiş görüntüleri izlediğim sırada sordum. Azeri muhabir elinde mikrofonla askerlere gidip tek tek bir şeyler soruyor sonra onları şevklendiriyordu kameraya döndüğü bir sırada da işte aslanlar burada, Kızılbaş askerlerinin torunları burada düşmanla savaşmaya hazır gibi bir ifade kullandı. Bunu duyunca kafamda ufak bir şimşek çaktı o an, ve az çok şuanda yazmaya çalıştığım şeyler canlandı kafamda.
Videonun altındaki yorumlar her zamanki gibi Türkiye ve Azerbaycan bayrağı emojileriyle ve iki devlet tek millet, Türk kimdir? Türk şudur.. diye yazılan basmakalıp bomboş milliyetçi yorumlarla ve Ermenilere nefret kusan ifadelerle doluydu. Ben de kendi kendime Azerbaycanlıları ve Ermenileri ne kadar tanıyor bu yorumları yazan insanlar diye sordum. Çünkü tarih okumayı oldukça seven ve sık sık yurtdışına seyahatlerde bulunan birisi olarak benim için bile her iki ülke de adeta kapalı bir kutu gibi. Türkler olarak her iki milletle olan tarihi ilişkimiz kafamızda tamamen muğlak ve çoğumuzun bakış açısı yakın tarihte yaşanan gelişmelere bağlı olarak milliyetçi ve hamasi olarak şekillenmiş durumda.
Ermenilere karşı Azerileri desteklemekte bir sakınca görmüyorum. Ancak bunun, aklıselimi yitirmiş şekilde Ermenileri tamamıyla itin götüne sokarak ve şeytanlaştırarak gerçekleşmesini trajik, anlamsız ve tehlikeli buluyorum. Türklerin kraldan çok kralcı olup Türk yapımı dronelarla paramparça edilen Ermeni piyadelerinin görüntülerini izleyip adeta mastürbasyon yapmasını hastalıklı buluyorum. Türkiye Cumhurbaşkanı'nın çıkıp Ermenistan bir terör devletidir gibi pervasız ifadeler kullanmasını ve Dışişleri Bakanı'nın bomboş hamasi ifadelerle şu ufacık devlete sanki Türkiye Ermenistanla savaşan tarafmış gibi saldırmasını ve Türkiye'nin azıcık kalmış diplomatik yetkinliğini de çöp etmesini sakıncalı buluyorum.
Evet birçoğunuz bunu doğru buluyor ve destekliyor ancak hükümetin bu savaşta kendi iktidarını taraf ettiğini görmemek için kör olmak gerek. Erdoğan Karabağ üzerinden kendi bekasını da garanti altına alma savaşını veriyor ve Türk halkının iliklerine kadar işlemiş olan militarizmi tepe tepe kullanıyor. Bunda başarısız olduğunu söylemek de güç. Aynı Erdoğan'ın 2009 yılında Ermenistan ile yakınlaşma politikası izlediğini aklınızdan çıkarmayın. O gün o politikayı alkışlayanların bugün Ermenistan terör devletidir ifadelerini yine alkışlamaları da Türkiye'deki akıl tutulmasını çok net yansıtıyor.
Asıl konuya dönecek olursak ve sorunun cevabına vermeye çalışacak olursak, sanırım benim için de bunun cevabı muğlak biraz. Ermenileri veya Azerileri yeterince tanımadığımı düşünüyorum.
Ermenilerle olan ilişkimiz ta 11. yüzyıllarda Anadoluya yerleşmeye başlamamızla başlıyor. Yani bu Osmanlı'nın da çok öncesine gidiyor. Azerilerle olan ilişkimiz de birliktelik değil daha çok ayrılmaya yönelik bir ilişki olarak yaşanıyor. Oğuz kolundan gelen diğer Türkmen kuzenlerimiz daha sonra Azerbaycan adını verecekleri Kafkasya bölgesini kendisine yuva ediniyor bizler ise Anadoluyu ve Rumeliyi kendimize yuva ediniyoruz. Azeri Türkmenleri, Moğollar gelip ortalığı darmaduman edene kadar Karakoyunlu Akkoyunlu gibi ciddi devletler kuruyorlar. Filmin şeridi oralarda bir yerde kopuyor biz Arap ve Kürt etkisiyle Sünniliği seçerken kuzenlerimiz ise Pers etkisiyle Şiiliği benimsiyorlar. Safeviler zamanında hepten kanlı bıçaklı oluyoruz. Osmanlı'nın nezdinde Şiilikle ve İranla tamamıyla iç içe geçen Azeriler artık 'Acem' ve Kızılbaş olarak görülmeye başlanıyor. Şahkulu isyanları ile Anadolu'da terör baş gösterince de Kızılbaşlar tamamıyla bir tehdit unsuru olarak görülüyor ve nihayetinde Anadolu Türkleri için öteki haline geliyorlar. Bu 16. yüzyılda oluyor, 17. yüzyılda aramızdaki husumetleri bir şekilde çözüyoruz ve Kasrı Şirin anlaşması ile Zağroslar Türkiye'yi ve İran'ı ayıran duvar niteliğini kazanıyor. İran'da Türk kökenli hanedanlar gelip gidiyor ama her iki ülke de kendi yağında kavruluyor, ne ciddi şekilde çatışmalar yaşanıyor ne de Türkiye'nin Batıyla gerçekleştirdiği ölçüde ticari bir ilişki. İran ve oradaki Türkmenler, Türkler için Acem olup çıkıyorlar. Daha sonra İran Rusya ile sürekli bir çatışma içine giriyor ve Kafkasya bölgesi el değiştirip duruyor nihayetinde Azerbaycan bölgesi Rusya İmparatorluğu elinde bitiyor sonrasında da Sovyetlerin bir parçası oluyor.
Yani biz Anadolu'da ve Rumeli'de kendi tarihimizi yaşarken ve harcımıza Arapları, Rumları, Kürtleri, Ermenileri, Arnavutları ve Balkan Slavlarını katarken Azeriler bizden (neredeyse) tamamıyla kopuk bir şekilde İran'da ve Kafkasya'da farklı bir tarih yaşıyor ve saydığım milletlerle yaşadığımıza benzer ilişkiyi onlar da Perslerle ve daha sonra Ruslarla yaşıyorlar. Ancak her iki kümenin de ortak elemanı olarak Ermeniler var. Gelgelelim Ermeniler, İran veya Rus'tan çok Türk egemenliği altında yaşamış bir millettir. Ermenilerle olan ilişkimiz yaklaşık 1000 yıl öncesinde Anadolu'yu kendimize ev bellememizle başlıyor. Bizans'a karşı yanımızda oluyorlar ve yüzyıllarca kayda değer bir problem yaşamaksızın Anadolu'da beraberce yaşayıp gidiyoruz. Türkler onlara milleti sadıka ismini veriyor hatta. Çünkü Moğollar, Kızılbaşlar ve Haçlılar canımıza okuduğunda bile bize sırt çevirmiyorlar. Zaten belki bu yüzdendir ki İstanbul fethedildikten sonra şehrin en asli topluluklarından birisi oluyorlar.
Fransız Devrimi sonrası ulus bilincinin ortaya çıkması ve milliyetçiliğin yükselişe geçmesi ile ve Osmanlı'nın da zayıflamasıyla nüfuz bölgelerimiz birer birer elimizden çıkmaya başlıyor. Bunun en kolayları en batıdaki topraklarımızda yaşanırken en zoru ise en doğudaki topraklarımızda yani batılı devletlerin en uzağındaki topraklarımızda yaşanıyor. Ermeniler yaşanan bu akımda en sona kalıyorlar, çünkü batının en uzağında yaşayan Hristiyan millet olmakla beraber en karmaşık duruma da onlar sahipti. Tek bir yerde toplanmamışlardı, bütün Anadolu'ya yayılmış vaziyette idiler. En büyük şehirlerimizde en büyük nüfuslar yine Ermenilere aitti. İstanbul'u İzmir'i alıp olası bir Ermenistan'a katmalarının hiçbir imkanı yoktu. Ama Osmanlı gelmekte olanı oldukça gerçekçi bir şekilde okuyarak realpolitik ve trajik bir karar vererek Ermenileri tehcir etme kararı aldı. Yüzyıllardan beri yaşadıkları evlerden ettiler Ermenileri. En zoru da bunu yapmaktı çünkü Ermeniler artık o kadar bizim parçamız olmuştu ki onları Anadolu'dan söküp atmak adeta kendi vücudundan bir uzvu kesmek gibiydi. Her ne kadar 1.5 milyon sayısı yalan olsa da tehcir sırasında inanılmaz sayıda insan hayatını kaybetti. Tehcir edilenlerin çoğu daha sonra Amerika ve Avrupa'ya göç ettiler şimdi oradan atıp tutuyorlar ama orası başka bir tartışma konusu. Fransız İhtilali'nin Osmanlı'ya olan etkisinin diyetini Ermeniler ödemek zorunda kaldı. Aklıselimle düşünen herhangi bir Türk bunu görebilir, soykırım iddialarını kabul etse de etmese de. Şahsen ben kabul etmiyorum. Ama yaşanan trajedinin ciddiyetinin farkındayım.
Bugün geldiğimiz noktada, evet Azeriler bizim Türk kardeşlerimizdir. Yukarıda yazdığım yüzyıllar süren maceradan sonra dillerini ve kültürlerini korumayı başarmışlardır. Ancak bence Türkler Azerileri yeterince tanımıyor. Azerbaycan'a delice destek veren İslamcılar bugün Azerbaycan'a gitse ve orada zar zor ezan sesi duyulduğunu görse muhtemelen hayrete düşer. Hatta dindar olanlarının da Caferi olduğunu, namaz kılanların vs. secde ederken kafasının altına Kerbela taşı koyduğunu görse neye uğradığını şaşırır. İsraille olan ilişkilerinin ne kadar sıkı fıkı olduğuna inanamaz. Azeriler bize göre çok çok daha seküler bir yaşam tarzına sahipler. Ama bunun sebebi Azeri entelijansiyasının kendi kendine geliştirdiği dünya görüşününden (weltanschauung, kozmovizyon) ziyade Sovyet etkisidir. Evet bizden daha sekülerler ancak bize göre daha baskıcı bir kültüre de sahipler bu da yine Sovyet etkisinden kaynaklanıyor.
Yazdıklarımda tamamen yanıldığımı veya çarpıttığımı iddia edebilirsiniz. Bu böyledir diye diretmiyorum, zaten demek istediğim her iki topluluğu da bizim yeterince tanımıyor oluşumuz. Azerbaycan, Rus nüfuz bölgesine hiç girmeseydi ve İran'ın bir uzantısı olarak ulus devlet olsaydı bugün çok farklı bir görüntüye sahip olabilirdi.
Ermenistan'a gelince, bu ülke, nüfusunun ciddi bir kısmının dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış olduğu Kafkaslar'da iki hasım devlet arasına sıkışmış denize kıyısa olmayan fakir ve gariban bir ülke. Dünyaya açılan kapısının biri yine kendisi gibi başka küçük bir ülkeye diğeri de dünya sisteminin dışında kalmış bir başka ülkeye açılıyor. Azerbaycan gibi ne petrolü ne doğalgazı var. Çevresinde olup bitenlerden tamamen izole edilmiş ve Rusya'nın desteğiyle ayakta durmaya çalışıyor. Türkiye Cumhuriyeti'nin kalkıp da böyle bir devlete agresif bir şekilde kafa tutması, meydan okuması ayıptır.
Bu arada bir de iki devlet tek millet diyoruz ama, Azerbaycanla gümrük birliğimiz bile yok. Bizim silah sanayimize verdikleri paranın da İsrail'e akıttıkları paraların yanında esamesi bile okunmaz. Şuan çok ilginç bir şekilde bizim hükümetin agresif çıkışlarından dolayı Karabağ çatışmalarına bağlı olarak bütün okları Türkiye kendi üzerine çekiyor. ABD'de, Avrupa'da Azerbaycan'a değil Türkiye'ye tepki gösteriyorlar. Azerbaycan ordusunun asıl teçhizatı İsrail'e ait ama paparasını yine biz yiyoruz. Kanada çok övündüğümüz dronelarımıza taktığımız optik malzemelerin satışını askıya aldı bile. Yani görünüşe göre biz bu çatışmada yine iş bilmez bir şekilde bir taraf olduk. Umarım en azından Azerbaycan bunu karşılıksız bırakmaz.
Son olarak, evet bu çatışmada Azerbaycan'ı destekliyor olabiliriz ama bunu sağduyu ile yapmalıyız. Savaş biter bir şekilde ama sonra bizim de Ermeniler'e bakacak yüzümüz olsun. Çünkü onlar da bizden bir parça.
submitted by bozokluoglu to Turkey [link] [comments]


2020.10.14 06:22 sum-poopins Yaşamın Buna Değer Olup Olmadığı Sorusu

Ben yaşamın kendisinin bir güç olduğuna inanıyorum. Yaşamın tek amacı yaşamaktır ve bunun ötesindeki her şey teferruattır. Bu, içimize işlenmiş, hemen her şeyi yönlendiren bir kuvvettir. Lakin tek başına da değildir ve insanlar aynı zamanda yaşama kafa tutmak isterler. Mantıksız olsa da, beyhude olsa da, imkansızı isterler ve bu uğurda pek çok şeyi göze alırlar. Tarih boyunca, bir amaç uğruna savaşmış insanlar başka nasıl açıklanabilir? Kendisini bir tankın önüne atan adam nasıl açıklanabilir? Herhangi bir şekilde kendi hayatını riske atan herhangi bir insan, başka nasıl açıklanabilir?
Evet, iman ve diğer dünya inancı diyebilirsiniz ama bunlar bile, bu başkaldırının bir parçasıdır. Hayatın var olduğu şeklini reddederek, ondan daha fazla bir şey arayan insanların çıkardığı bir şeydir. Bu yüzden, cennet vaadiyle kendisini şehitliğe atan bir insan da, bu başkaldırının bir parçasıdır. Bir dava uğruna savaşan sosyalist de, otoriteyi yıkmak için savaşan anarşist de, vatan için uğraşan milliyetçi de, öbür dünya veya tanrı için çabalayan inanan da bu açıdan aynıdır. İnsan ne olursa olsun, başkaldırmak ister çünkü evreni var olduğu şekliyle kabullenemez. Kabullenmek istemez. Kabullenmemeli de! Evreni var olduğu gibi kabullenen yegane varlık cansız maddedir. Canlı, her zaman için, evrende kendisi için değişim yaratır. Onu değiştirir. Bu yüzden "Hayatı, dünyayı, evreni vb.yi olduğu gibi kabullenin. O zaman huzur bulacaksınız," mesajına kesinkes karşı çıkıyorum. Bu, yaşayanların düzlemine ait bir mesaj veya bir hedef değildir. Ölülerin ve diğer cansızların dünyasına aittir.
Ben, hayatın, tek bir kelimeyle tanımlanabilecek bir şey olduğuna inanmıyorum. Hayat bundan çok daha büyük, her türlü sınırlamayı ve kapsamı aşan bir şeydir. Ancak hayat oldukça işkence ve acı dolu, sıkıntı dolu da bir şeydir. Tamamen bundan ibaret olmayabilir ama insana illallah dedirttiren pek çok yanı var. Üstelik tarihsel olarak, dünyanın en barışçıl döneminde ve en iyi ekonomik döneminde, geçmişe kıyasla çok büyük bir bolluk içinde yaşadığımız halde böyledir. Bütün bunlara rağmen, insan neden hala tatmin olamıyor? İnsan neden hala tam anlamıyla mutlu olamıyor? Neden sürekli sorunlar içinde boğuluyoruz ve çırpınıyoruz?
Bu soruların cevabının tek bir şey olabileceğine inanıyorum. Tarih boyunca, hangi milletten, hangi toplumdan, hangi zamandan, hangi kesimden olduğu fark etmeksizin, insanlar tek bir şey demiştir: hayat, acı doludur. Bu durum, Antik Yunan zamanı yazılan şeylerden tutun, günümüzde yazılanlara kadar değişmiyor. Sanatta ve felsefede sürekli olarak buna vurgu yapılıyor. Bu yüzden, ben, insan varoluşunda, acı çekmenin, tatminsizliğin ve tamamlanmamışlığın değiştirilemez olduğu sonucuna varıyorum. Dış değişkenler çok fazla değiştiği halde, hala aynı duyguları yaşıyor ve aynı şeylerden şikayet ediyorsak, sorunun asıl kaynağı dışsal bir etken değil fakat hayatın kendisi olmalıdır. İnsan denilen şeyin varoluşunun kendisi olmalıdır.
Hayatta, acı çekmek ve zaman zaman işkence altında hissetmek kaçınılmazdır. Ancak ve ancak bu dediğim, hayatta mutlu anlar, anılar, iyi şeyler olamaz demek değildir. Sadece, hayat sizi bir şekilde sikecektir anlamına geliyor. Bu mali sıkıntı olabilir, bir sevdiğin ölümü olabilir, yalnızlık olabilir, ayrımcılık olabilir, başarısızlık olabilir, sağlık sorunu olabilir, falan filan... bir şekilde bu acıyı tadacaksınız ve hayat, size bildiğiniz her şeyi sorgulatacak. Bundan kaçabilen tek bir insan bile olabileceğini düşünmüyorum. İşte böyle anlarda, böyle dönemlerde, böyle hayatlarda, insan kendisini ve evreni sorgular hale geliyor. "Ben neden varım? Ben neden yaşıyorum? Belki de hiç var olmamak daha iyidir."
Bu soruyu soran insanlara bir cevabım yok. Her insan kendi yolunu çiziyor ve aynı kişilerin cevapları bile zaman içinde değişebiliyor. Ancak bildiğim tek bir şey var ve o da, hiç var olmama fikrinin sonunun tek bir şeye varacağıdır. Bu, mantıksal bir sonuçtur. İnsan eğer var olmamanın daha iyi olduğunu düşünüyorsa ve bu mantığı sonuna kadar vardırırsa, kendisini öldürecektir. Eğer her şeye rağmen yaşamak istiyorsa veya bir sebep bulmaya çalışıyorsa, bir yolunu bulacaktır. Kendisine bir sebep yaratacaktır, bir cevap doğuracaktır.
submitted by sum-poopins to ilericilik [link] [comments]


2020.10.14 01:44 muverrihcelebi İngilizce Metin Okumaları - Hukuk, Savaş ve Karabağ

https://youtu.be/GQrnatD3yoc

İngilizce metin okumasını geliştirmek, kelime dağarcığını arttırmak, YDS YÖKDİL'e yönelik metin okumak isteyenler için Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi Tarih Bölümü Araştırma Görevlisi Kadir Purde metin okumalarına devam ediyor. Karabağ'da Azerbaycan'ın Ermeni işgalcilere yönelik yürüttüğü operasyon devam ederken gündeme dair bir metin okumanın kelime ve kalıpları daha iyi hafızada tutmaya yardımcı olabileceğini düşündük.
***************************************
Makaleyi buradan indirebilirsiniz: https://avim.org.ten/Yorum/A-FLAGRANT-VIOLATION-OF-INTERNATIONAL-LAW-THE-CASE-OF-NAGORNO-KARABAKH
Kelime dosyasını şuradan indirebilirsiniz: https://muverrihcelebi.wordpress.com/2020/10/13/ingilizce-metin-okuma-4-hukuk-savas-ve-karabag/ ***************************************
Kadir Purde'yi Twitter'da takip etmek için: https://twitter.com/kadirpurde
#ingilizce #readingalıştırmaları #karabag #ingilizceöğren #ingilizceokuma #ingilizcekelimeler #reading #englishreading #ingilizcemakale #azerbaycan #ermenistan #armenia #Karabakh #Azerbaijan #war #conflict

Diğer videoları izlemek isterseniz:
İngilizce Metin Okuması: https://youtu.be/PkcVdVIpIes
İngilizce Metin Okuması 2: https://youtu.be/UX4OIBcLdxQ
İngilizce Metin Okuması 3: https://youtu.be/Y5gPegdTDP8
YDS-YÖKDİL Yol Haritası: https://youtu.be/usqAVVtboik

submitted by muverrihcelebi to u/muverrihcelebi [link] [comments]


2020.10.13 11:49 aulada Popcorn rage atıyor 720p izle

Ben sokakta bir adam değilim; tenkîdim ilmî olmak mecbûriyeti var. Beğenmediğim adamın da.. VALLAHİ da TALLAHİ da etimle, kemiğimle, ciğerlerimdeki hava gitmemiş zerrât ile Kemal'in düşmanıyım! Duysun millet! Nâmerdim bir meziyetini, bir doğru işini görsem tasdîk etmezsem. İlim bunu gerektirir. Ben tarih yazıyorum ve ilmî konuşmaya çalışıyorum; bildiğimi. Kimseyi müsbet tarafından dolayı kusurunu görmemezlikten gelmeye, kimsenin de kusurundan dolayı meziyetini inkâr etmeye ne hakkım var ne de gereği var. Ama başkaları beni de öyle bekliyor. Demiyor ki bana "Neye istinâden?" Senin İSLAM şâiri saydığın Akif, ALLAH'a isyân ediyor; Safahâtı açın bakın! Ben buna doğru mu diyeyim?! "Nûr istiyoruz.. Sen bize yangın veriyorsun! Yandık diyoruz.. Boğmaya kan gönderiyorsun! Madem yakacaktın.. Yaksaydın a zâlimleri.. Tuttun bizi yaktın!" diyor ALLAH'a! Hâşâ ve kellâ! Daha kötüleri de var; Mustafa Kemal'e methiyeleri de var. Açın YEDİGÜN koleksiyonu da görün Hakkı Tarık Us'un, ölümünden bir ay evvel kendisi ile yaptığı methiyeyi. Korkaksan korkulacak meseleyi konuşma arkadaş. Cesâret bir mevhibe-i ilâhiyedir; ALLAH sana bunu vermediyse cesâreti gerektiren bir işe girme. Girersen korkaklığın sebebiyle aksi davaya taviz verirsin. Bu amelî bir meselede olsa gene mühim değil. İtikâdî bir meselede oldu mu mazallahu teâlâ senin de imânın gider. Çünkü iltizâm-ı küfür, küfürdür. Bir kâfiri veya onun bir fiilini beğenmek küfrü mûcibtir. Bir adam akâide aykırı bir söz söylese, sen de "Ne doğru söyledin!" desen, sen o sözü söylemişle aynısın. İltizâm-ı küfür, küfürdür; unutmayın. O zaman bu söze ben doğru dersem ben de Akif'le aynı duruma düşerim. Haa tarih yazmasam, bu işlerle meşgul olmasam.. Sizin gibi gençleri.. Ben lise talebesi iken Akif'e mevlüd okuttum. Hâlâ o mevlüdün ilân gazetesini saklarım; size gösterebilirim. 1966 senesinde yazdığım SARIKLI MÜCÂHİDLER isimli kitabımda da millî mücâdeledeki hizmetini takdir ettim; açın bakın. Ama bu doğruyu söylemek başka yerde yanlışı mazur görmeyi îcâb ettirmez.
submitted by aulada to kopyamakarna [link] [comments]


2020.10.11 17:13 allahsizallah bu subreddit sadece ateizm ve dinler için kurulmamıştır.

öncelikle bu postu başa tutturacağım için yeni gören arkadaşlara vesselam😁 şuan yazacağım konu sub'ın ateizm ve dinler üstüne kurulmamış olması. lütfen yazacağım yazıyı; karşı çıkma, sitem ya da hakaret olarak algılamayın. son dönemlerde sub büyümesiyle birlikte böyle bir algı oluştu. o yüzden yazmak zorunda hissettim.
şimdi madem sub ismi ateistturk o zaman neden siyaset, psikoloji, resim, gündem, tarih vs. konuşuyoruz diyecek olan arkadaşlar için, eğer sub'ı sadece ateizm, evrim vb. şeyler üzerine kursaydık, sayfa fazla büyümez ve bi süre sonra duraksamaya geçerdi. zaten sub'u ne kadar başta bu amaçla kurmuş olsak da, şuan ismini maalesef değiştiremiyoruz. yani anlayacağınız bu sub'ı insta'daki "genckemalistler" sayfası gibi düşünün. onlarda haber gündem tarzı şeyler paylaşıyolar fakat isimleri gençkemalistler? gelçi burası daha geniş kapsamlı konular için,ama.
neyse, ayrıyetten tek bir konuyla kısıtlı kalmak bana pek mantıklı gelmiyor. sıkılıyorum agalar. onun için burda zaten daha çok, içe dönük, samimi, ciddi, alıngan, araştıran ve sorgulayan insanlar var. ha burda hiç mi gülmüyoruz tabi ki gülüyoruz, eğleniyoruz. bu insanın hayatında da olmalı zaten. fakat bunu diğer sublarda da yapabilirsiniz. bunu sakın bir gönderme olarak algılamayın. reddit genel olarak türkiye'de bunun için kullanılıyor zaten. onun için biraz daha farklı olmak istedik. burda hayatında ki problemleri, fikirlerini danışan ve soru soran insanlara küfrederek değil de gerçekten yardımcı olmak için yazan insanlar toplamak istedik. o yüzden böyle bir sub kurduk. amacımız allah'a dinlere peygamberlere vs. sövmek değil. bunları araştırıp doğru yolu bulmak.
sub'a post atmadan önce lütfen kuralları ve bio'yu gözden geçirmeyi sakın unutmayın. sonra "ben neden banlandım?, gönderim neden kaldırıldı?" falan olmasın. sırf müslüman ya da hristiyan diye boşu boşuna kimseye ban atmadık bugüne kadar. öyle insanlar değiliz. içimiz temiz, rahat ve huzurlu. siz de bizim gibi olmak isterseniz hoşgeldiniz. fakat tam tersi insanları aşağılayıp onları ve herhangi bir kullanıcıyı tahrik etme amacıyla burdaysanız maalesef yanlış yerdesiniz. o yüzden sonra, "neden ben perma ban yedim?" lütfen olmasın. okuyan, katılan, katılmayan, yanlış bulan, hak veren, seven ve sevmeyen herkese selam.
submitted by allahsizallah to AteistTurk [link] [comments]


2020.10.11 16:03 okkboomerrrr Filozof Serisi #4: Aristoteles

Aristoteles veya kısaca Aristo, Antik Yunanistan'da Klasik dönem aralığında yaşamını sürdürmüş olan Yunan filozof ve bilgedir.
Platon ile düşünce tarihinin en önemli filozoflarından biri olan Aristo, mantık, fizik, biyoloji, zooloji, astronomi, metafizik, etik, estetik, ruh, psikoloji, dilbilim, ekonomi, siyaset ve retorik gibi pek çok disiplinde çoğu o disiplinin kurucusu olan eserler vermiş, eserleri 16. ve 17. yüzyılda modern bilim gelişene kadar Avrupa ve İslam coğrafyasındaki bilimsel faaliyetin temelini oluşturmuştur.
Günümüzde kullanılan pek çok bilimsel terim ve araştırma metodu kendisine dayanan Aristo, tarih boyunca özgün felsefi düşüncelerin ve tartışmaların, bilimsel görüşlerin ve araştırmaların kaynağı olmuş ve olmaya daha devam etmektedir.
Hayatı hakkında çok az şey bilinmektedir. Kuzey Yunanistan’daki antik Stagira şehrinde doğmuş, Makedon Kralı II. Filip‘in doktoru olan babası Nicomachus Aristo çocukken ölmüş ve Makedonya sarayında hocalar tarafından büyütülmüştür. 17-18 yaşlarında Atina ‘daki Platon'un Akademisine katılmış ve yirmi yıl kadar kadar orada kalmıştır (c. MÖ 347). Platon öldükten kısa zaman sonra, MÖ 343 ‘de Makedon II. Filip‘in isteğiyle Makedonya sarayında Büyük İskender‘e hocalık yapmıştır. Daha sonra Atina'ya dönüp Lyceum'da Platon'unki gibi bir okul kuran Aristo burada pek çok takipçi edinmiştir ve bugün kendisine atfedilen düşüncelerin çoğunu bu dönemde ürettiği düşünülmektedir.
Aristoteles ismiyle günümüze kalan eserlerin nasıl üretildiği veya toplandığı tam olarak bilinmemektedir, günümüze kalan metinlerin basılmak için hazırlanmış yazılardan çok, ders anlatımı için oluşturulmuş taslaklar ya da ders notları olduğu düşünülmektedir. Buna rağmen bu metinler Geç Antik Çağ, Orta Çağ, ve Rönesans, boyunca bilim pratiğini belirlemiş, örneğin astronomi hakkındaki iddiaları Kopernik'in, fizik hakkındaki düşünceleri Galileo ve Newton'un çalışmalarıyla aşılabilmiş, klasik mekanik, modern kimya ve biyoloji sistematik bilimler haline gelene kadar doğa ve hayvanlar hakkındaki görüşleri etkisini baskın biçimde sürdürmeye devam etmiştir. Mantıkla ilgili ilk biçimsel incelemeleri sunan Aristo, Frege'ye kadar mantıkla ilgili çalışmaların temelini oluşturmuştur. Bu eserlerinin en önemlileri arasında Metafizik, Kategoriler, Fizik, Nikomakhos'a Etik, Politik, Ruh Üzerine ve Poetika sayılabilir.
Helenistik dönemde diğer düşünce okulları kadar popüler olmasa da öğretilerini takip edenlerce fikirleri aktarılmış, Epikürcülük ve Stoacılık üzerinde çeşitli etkileri olmuştur. Ancak asıl etkisini Erken Hristiyanlığın Neo-Platonizminde, Orta Çağ'ın Hristiyanlık teolojisinde, İslam felsefesinde, ve Skolastik düşüncede gösteren Aristo, İslam düşünürleri tarafından "muallim-i evvel" yani "ilk öğretmen" olarak anılmış, Thomas Aquinas biricik örneğini teşkil ettiğini düşündüğü için ona sadece "filozof" demiş, Heidegger felsefede kavramın ancak Aristo ile kendisini bulduğunu iddia etmiştir. Felsefe tarihi boyunca neredeyse hiç gündemden düşmeyen Aristo, günümüzde özellikle metafizik ve etik alanlarında güncel tartışmalara katkıda bulunmaya devam etmektedir.

Hayatı

O dönemde gayet yaygın bir isim olan adının anlamı "en iyi amaç, gaye" olan Aristoteles'in hayatıyla ilgili bilgiler oldukça sınırlı ve Antik Çağ'dan günümüze kalan belgeler de oldukça spekülatif olan Aristo'nun MÖ 384 veya 385'te, günümüzde Athos tepesi olarak adlandırılan tepenin yakınlarında ufak bir Makedonya kenti olan Stageira'da, Makedonya kralı II. Amyntas'ın (Philippos'un babası) hekimi olan Nikomakhos'un oğlu olarak dünyaya geldiği düşünülmektedir. MÖ 367 veya 366 'da 17-18 yaşında Platon'un Atina'daki akademisine girmesiyle Platon'un en parlak öğrencilerinden biri olan Arito, Platon'un okulundayken okuma tutkusuyla tanındığı ve "okuyucu" lakabını edindiği söylenir. Helenistik dönemden önce felsefe daha çok karşılıklı konuşma ve tartışma biçiminde yapıldığı için Aristo'nun metinlere yönelmesi farklı bir etkinlik olarak görülmüş olabileceği gibi, bu lakap daha sonraki Aristo okurları tarafından Aristo'nun metinlerinin kendinden önceki filozoflara göndermelerle dolu olması nedeniyle verilmiş de olabilir. Bu dönemde hiçbiri günümüze bütünüyle kalmamış olan diyaloglarını yazmaya başladığı düşünülmüktedir.
Platon MÖ 347'de öldüğünde, Akademi'nin başına yeğeni Spevsippos geçmiştir, Aristo'nun Atina'dan ayrılmasına genellikle bu durum temel neden olarak gösterilse de o dönemde Makedonya'nın güçlenmesi ve diğer Yunan şehir devletlerini tehdit etmesi sonucu gelişen Makedon düşmanlığının da Atina'dan ayrılmasında etkili olduğu düşünülebilir. Ksenokratos'la beraber bulunduğu Assos kentinin tiranı Atarnevus'lu Hermias'ın yanına danışman olarak gider, bu sırada en önemli öğrencilerinden biri olan Theophrastus'la beraber özellikle Midilli adasında hayvanlar, bitkiler ve coğrafya hakkında pek çok gözlem, inceleme ve deney yaptığı, bu konulardaki metinlerini dolduran örneklerin çoğunu bu dönemde topladığı düşünülmektedir. Midilli'deyken Hermias'ın yeğeni ya da evlatlık kızı Püthias'la evlenir ve yine Püthias adında bir kızı olur.
343'te Pella'daki (Bugün Ayii Apostili) Makedonya Kralı II. Filip'in sarayına danışman olarak gider, burada Filip'in oğlu İskender ve daha sonra ordusunda general, ve İskender öldükten sonra sırasıyla biri Yunan Yarımadasında diğeri Mısır'da kral olacak olan Cassender ve I. Ptolemaios'a hocalık yapar. Antik Çağ filozoflarının hayatlarıyla ilgili çoğu rivayete dayanan bilgilerden oluşan bir biyografi kitabı yazmış olan Diogenes Laertius, 341 yılında Perslerin eline düşen Hermias'ın öldürülünce Aristo'nun Delfi'de ona bir anıt yaptırdığını ve bu anıta onun anısına bir şiir yazdığını aktarır ve şiire de yer verir.]Aristo'nun Perslere karşı etnik ayrımcılık yaptığı, Yunanları Perslerden daha üstün gördüğü, öğrencilerine Yunanlara karşı iyi davranan fakat aynı düzeyde Perslere kötü davranan lider olmaları gerektiğini öğrettiği söylense de, ancak zaten Pers düşmanlığı ve "dostuna iyi, düşmanına kötü davran" normu Antik Yunan toplumunda Aristo'ya kadar en az iki yüzyıldır yaygın biçimde görülmektedir, ayrıca Aristo felsefesiyle öğrencilerinin liderlikleri arasında net bir örüntü görülmemekte, Aristo'nun bu dönemde seçkin öğrencilerine ne öğrettiği bilinmemektedir.
Filip'in ölümüyle MÖ 335 yılında İskender Makedonya Kralı olduğunda Aristoteles Atina'ya dönüp daha öncesinde de felsefe amacıyla kullanılmış bir yer olan Atina kent merkezine yakın Lükeion'da kendine ait bir felsefe okulu kurar ve takipçilerine ya (rivayete göre) Aristo öğrencileriyle dolaşarak tartıştığı için ya da bir tür çevresi sütunlarla çevrili avlu ya da galeri olan mimarinin adından dolayısıyla Peripatetikler denmiştir (bu isim hem "etrafında yürüyenler" hem de "bir alanı çevreleyen mimari yapı" anlamına gelebilir). Burada on iki sene ders veren Aristo eşi Püthias ölünce Herpüllis'le evlenir ve Nikomakhos adında bir oğlu olur. Günümüze kalan metinlerinin çok büyük ihtimalle bu dönemde Aristo ya da öğrencileri tarafından yaptıkları tartışmalara dair notlar olduğu ve okul dışında paylaşılmadığı düşünülmektedir.
MÖ 323'te Büyük İskender'in ölmesi sonrası Atina'da Makedon karşıtı bir tepki dalgası oluşunca Makedon olan Aristoteles'e karşı, dine saygısızlık davası açılması söz konusu olur. Bir ölümlüyü -Hermias'ı- anısına bir ilâhi yazarak ölümsüzleştirmekle itham edilir. Bunun üzerine Aristoteles, Sokrates'in yazgısını paylaşmak yerine Atina'yı terk etmeyi seçer: kendi deyişiyle, Atinalılar'a "felsefeye karşı ikinci bir suç işlemeleri" fırsatını tanımak istemez. Annesinin memleketi olan Eğriboz (Evboia) adasındaki Helke'ye sığınır. Ertesi yıl MÖ 322'de, altmış üç yaşında hayatını kaybeder.

Yapıtları

Aristoteles'in yazıları iki kümeye ayrılır: 1. Aristoteles tarafından yayımlanan ancak bugün kaybolmuş yazılar, 2. Aristoteles tarafından yayımlanmamış, hatta yayına yönelik hazırlanmamış fakat muhafaza edilmiş olan yazılar.

Kaybolan Yapıtları

İlk kısım yazılar, "dışrak yapıtlar" olarak adlandırılırlar. Dışrak, yani ἐξοτερικά terimini Aristoteles kendisi Lykeion'dan daha geniş bir okuyucu kitlesine yönelik eserleri için kullanmıştır. Bu yapıtlar, diğer birçok Antik Çağ metni gibi Milât'ı izleyen ilk asırlarda kaybolmuş ve günümüze yalnızca başka yazarların alıntılarından kalan parçalar ulaşmıştır. Bu yapıtlar konu ve işleniş itibarıyla Platon'unkilere benzer biçimde diyalog olarak yazılmıştır. Cicero, Aristoteles'in stilinin "pürüzsüzlüğü"nü övüp yazısının akışını "altın bir ırmak"a benzetirken çok büyük ihtimalle bu yapıtlara göndermede bulunmaktadır çünkü bizim elimize ulaşan diğer türdeki metinler dil ve biçim açısından vasat, daha çok konuşma diline yakın metinlerdir. Bu metinler büyük ölçüde Platoncu temaları geliştirmekte, hatta bazen Platon'un çalışmalarıyla aynı doğrultuda daha öteye giden iddialar sunmaktadır (Bu çizgide, örneğin Evdemos diyalogunda, ruhla beden arasındaki bağları doğa karşıtı bir birliktelik olarak nitelendirip, Tyrrhen korsanlarının tutsaklarını bir cesede bağlayarak yaptıkları işkenceye benzetir). Fakat genel olarak bu yayımlanan metinlerin hiçbiri elimize ulaşan metinlerdeki kadar güçlü argümanlar vermemekte, daha çok genel geçer toplumsal normları ve Platon'u doğrular görünmektedir.
Aristoteles'in yayıma yönelik olmayan eserlerinde ise (örneğin Ruh Üzerine'de) Platon'u ve ondan sonra gelen Platoncuları eleştirdiğini çok net görebiliriz. Dahası pek çok noktada Platon'la çok temel görüş ayrılıklarına sahip olan Aristo, pek çok başka açıdan da genelgeçer toplumsal kanılarla oldukça zıtlaşmaktadır. Bu durum felsefe tarihçilerini Aristo'nun nasıl anlaşılması gerektiğiyle ilgili çeşitli iddialara götürmüştür. Kimileri Aristo'nun yayımladığı diyaloglarını Platon'un okulundayken yazdığını, bu nedenle Platon'un iddialarını savunan metinler ürettiğini, ancak kendi özgün düşüncelerini daha sonra geliştirdiğini iddia etmektedir. Fakat öte yandan Aristo'nun toplumsal alanda görünürlükle filozoflar arası yapılan tartışmaların düzeyi arasında bir ayrım gördüğünü, dolayısıyla yayımladığı eserlerin felsefe bilmeyen insanlara yönelik olduğu için öyle yazıldığını, okulunda yakın öğrencileriyle beraber çok daha farklı bir tartışma pratiği benimsediğini iddia edenler de bulunmaktadır.[15] Bu günümüze ulaşamayan yayımlanmış yapıtların başta gelenleri şunlardır: Evdemos ya da Ruh Üstüne (Platon'un Phaidon'unun izinde), Felsefe Üzerine (Metafizik'in kimi temalarının ayırdına varabildiğimiz bir tür "tutum ibrazı" yazısı), Protreptik (felsefî hayata teşvik), Gryllos ya da Retorik Üzerine (Isokrates'e karşı), Adalet Üzerine (Politika 'nın bazı temaları burada görülebilir), Asalet Üzerine ve Şölen.

Korunan Yapıtları

İkinci küme Aristoteles'in büyük olasılıkla Lykeion'daki derslerini vermek için kullandığı notlardan oluşsa da bu konuyla ilgili kesin bir bilgi yoktur. Bu yapıtlardan esoterik (içrek) bazen de akroamatik (yani sözel öğretime yönelik) yapıtlar olarak bahsedenler bulunmaktadır. Antik Çağ'dan itibaren bu metinlerin nasıl korunduğu üzerine romansı bir anlatı yayılmıştır. Bu hikâyenin gerçekliğiyle ilgili hiçbir kanıt bulunmadığı, dahası tam tersi yönde pek çok kanıt olduğu halde, bu hikâye tarihteki en önemli Aristoculardan biri olan Afrodisyanlı İskender tarafından aktarıldığı için pek çok tarihçiyi düşündürmektedir. Afrodisyanlı İskender'in MS 2. yüzyılda aktardığı hikâyeye göre Aristoteles ve Theophrastos'un elyazmaları, Theophrastos tarafından eski okul arkadaşı Nelevs'e bırakılmış; Nelevs'in cahil vârisleri metinleri Bergama krallarının kitapsever açgözlülüğünden korumak amacıyla Skepsis'te bir mağaraya gömmüşler, uzun zaman sonra, MÖ birinci yüzyılda, bunların torunları yazmaları altın pahasına Peripatetisyen Teoslu Apellikon'a satmışlar, Apellikon bunları Atina'ya götürmiş, son olarak Mithridates'le savaştığı sırada Roma imparatoru Sulla Atina'daki kitaplığı ele geçirip Roma'ya taşımış. Orada da bu kitaplık Tyrannion tarafından satın alınmış: Lykeion'un son yöneticisi Rodoslu Andronikos MÖ 60 civarında Aristoteles'in ve Theophrastos'un akroamatik eserlerinin ilk redaksiyonunu yayımlamakta kullanacağı nüshaları ondan almış.
Bu anlatı pek tutarlı gözükmüyor. Zira Aristoteles’in ölümünden sonra kesintisiz olarak etkinliğine devam eden Lykeion’un nasıl olup kurucusunun elyazmalarını yitirmiş olabileceğini anlamak güç. Dahası, bu metinlerin kendilerinin Aristotales öldükten sonra öğrencileri tarafından onun öğretilerini bir okul müfredatı formatına getirme çabası sonucu üretilmiş olması da mümkün. Her hâlükârda Aristoteles’in yapıtlarının ilk önemli yayımı Andronikos’unki. Belki de bu nedenle Aristoteles’in yapıtları bu dönemden yani filozofun ölümünden üç asır kadar sonra, daha etkili olmaya başlamış olabilir. Fakat bu döneme kadar Aristoteles'in takipçileri kaybolmamışlar, sadece Epikürcüler, Stoacılar ve Şüpheciler kadar baskın olmamış, onlar kadar önemli görülmemişlerdir.
Buradan çıkan önemli bir sonuç "metafizik" gibi metinlerin isimlerinin daha sonradan Aristo'nun takipçileri tarafından üretilen isimler olmaları, dahası metinlerin sırasının, mantıksal akışının, ve pek çok argümanın yerinin de yine Aristo'nun takipçileri tarafından düzenlenmiş olması. Metinlerin ne kadarının Aristo'nun özgün fikirleri olduğunu bilmediğimiz gibi bize Aristo'nun adı altında ulaşan metinlerdeki iddiaların ne kadarından Aristo'nun haberdar olduğunu da bilmiyoruz. Bu durum birbirinden oldukça farklı konularda pek çok felsefi teori ortaya atan Aristoteles metinlerinin bütünlüğünün yorumlanması ve tartışılması konusunda oldukça büyük problemler yaratmış, tarih boyunca Aristoteles'in metinlerine yazılan şerhler felsefe tarihi üretiminin önemli bir kısmını oluşturmaktadır.
Öte yandan, Andronikos’un metinleri hem mantıksal, hem de didaktik kaygılar güden bir düzene oturttuğunu görüyoruz (örneğin mantığın, bilimsel incelemelerden; fiziğin de metafizikten önce gelmesi gibi). Dahası konu bakımından da dilin doğru kullanımına dair normatif kurallarla başlayan Aristo külliyatı fizik, anatomi, hayvanlar, metafizik, etik ve retorik sırasıyla ilerlemektedir ki bu da eğitimin nasıl yapılması gerektiğiyle ilgili önemli fikirler vermektedir. Fakat Aristoteles metinlerine verilen bu sistematik biçimin Aristoteles tarafından ne kadar düşünüldüğü ya da savunulduğu tartışmaya açıktır. Dahası, Orta Çağ'da Aristoteles adıyla toplanan metinler temel bilim faaliyeti haline geldiğinde eklemeler, çıkarmalar ve formal değişiklikler artmış olmalıdır.

Corpus Aristotelicum

Aristoteles'e Atfedilen Metinler

Günümüzde Aristo'nun metinlerine referans vermek için 19. yüzyılda August Immanuel Bekker tarafından hazırlanmış olan toplu basımın paragraf sayıları kullanılmaktadır. Bu metinlerden Aristo'ya ait olmadığı kanıtlanmış olanların üstü çizilmiştir, bir tek Atinalıların Devleti adlı metin 1890'da arkeolojik kazılarda bulunan bir papirüs sayesinde ortaya çıktığı için bu basımda yer almamaktadır.

Teorik Felsefe

Aristoteles felsefe pratiğini üç bölüme ayırmıştır: teorik, pratik ve teolojik. Teorik felsefe dilin doğru kullanımları, mantık, doğa felsefesi, fizik, kozmoloji, biyoloji, gibi konuları ele alır. Pratik felsefe ise arzular, etik, devlet, erdemler, davranışlar, mutlu yaşam gibi konuları ele alır. Teoloji ise varlığın temellerinin, şeylerin özünün, gerçekliğin kendisinin yani Tanrının araştırılmasıdır. Teorik felsefeyle ilgili metinlerini çok geniş anlamıyla mantık, doğa felsefesi ve metafizik olarak alt başlıklara ayırabiliriz.

Mantık

Orta Çağ'da verildiği Latince adıyla "alet" yani Organon bölümü Aristoteles'in en önemli ve en etkili bölümlerinden biridir, örneğin Kant çok tartışmalı bir iddia olsa da Aristoteles'in bu eserinden kendi zamanına dek mantıkta hiçbir değişme ve gelişme olmadığını iddia etmiştir. Altı bölümden oluşan bu eser modern anlamda mantık olarak adlandırdığımız incelemeden çok daha fazlasını içerir. İlk bölüm yüklemler ya da daha popüler ismiyle kategoriler adlandırma üzerine dilin genel işleyiş biçimine dair iddialarla başlar. "Kategoria" Antik Yunancada iddia etmek, yargılamak, atfetmek, yüklemlendirmek anlamlarına gelir ve Aristo bu kelimeyi şeylere hangi kelimelerin nasıl atfedildiğini açıklamak için kullanılır. Aristo felsefesinin genel yapısını anlamak için çok önemli olan bu bölümde bahsedilen töz kavramıyla Metafizik kitabında töz hakkında verilen inceleme arasındaki ilişki yoruma açıktır.
Günümüze kadar gelen kategori kelimesi bugünkü anlamını Aristo'nun meşhur listesinden alır. Bu liste Aristo'ya göre bir şeyin kaç farklı şekilde adlandırılabileceğine dair bir ayrım yapar, günümüzde bu başlıkların her birinin farklı bir kategori olduğunu söylüyoruz. Bu kategoriler töz, nicelik, nitelik, ilişki, yer, zaman, konum, durum, etki ve etkilenim olmak üzere on tanedir, fakat yapılan ayrımın ne hakkında olduğu tartışma konusudur. Kimisi bu ayrımın ontolojik temelleri olduğunu söylerken kimisi Aristo'nun bu noktada sadece bir dilbilgisi analizi yaptığını iddia etmektedir. Töz varlığın temelini oluşturur, kendi kendisine var olan varlıktır, başka bir şeyde var olmaz, diğer bütün kategoriler tözlerde varolurlar. Hemen ardından birincil tözler ve ikincil tözler ayrımı yapan Aristo ikincil tözlerin tümeller olduğunu, tümellerin çok sayıda nesneye atfedilebilir olduğunu söyler. Örneğin "Sokrates" birincil bir tözdür, kendi kendisine var olur ve başka bir şeyde var olmaz. Ancak "İnsan" ikincil bir tözdür, tekil tözler var olmadan ikincil tözler var olamazlar, eğer dünyada hiç insan yoksa insan tümelinin de varlığından bahsedemeyiz, ancak bir tane bile insan olması "insan" tümelinin var olmasına yeterlidir.
Yorum Üzerine kitabında kategorilerdeki incelemenin bir adım daha ötesine giderek önermeler, isimler ve filler, değilleme, tümel ve tikel önermeler ve gelecekle ilgili olasılık içeren önermelerle ilgili bir tartışmaya girer. Günümüzde tümel ve tikel yargıları inceleyen mantık alanının adını niceleme mantığı olmasının nedeni Aristo'nun tümel ve tikel olmanın önermelerin niceliği olduğunu iddia etmesinden gelir ve modern mantık büyük oranda Aristoteles'in iddiaları üzerine kuruludur, modern niceleme mantığı 1879 yılında Gottlob Frege'nin Aristotelesçi mantık yerine yeni bir mantık sistemi ortaya atmasıyla doğmuştur.
Felsefi açıdan bu kitabın en ünlü kısmı "gelecekteki rastlantılar problemiyle" ilgili deniz savaşı örneğinin verildiği kısımdır. Aristo eğer "yarın bir deniz savaşı olacak" dersem ve yarın bir deniz savaşı olursa bu cümlem doğrudur der. Fakat eğer bugün deniz savaşı olduğuna göre cümlem dün söylediğimde de doğruydu dersek o zaman 10.000 yıl ve bir gün önce söylense de doğru olurdu, o zaman da bu cümle bugünden önce ne zaman söylense doğru olur, bugün deniz savaşı olmaması imkansız olurdu. Dolayısıyla gelecekle ilgili iddiaların doğruluk değerini söyleyebilmemiz için olayın olması gerekir, öbür türlü her şey zorunlu olarak olmak zorunda kalır, o zaman da etik değerlerin ya da sorumlulukların hiçbir anlamı olmaz. Nedensellik açısından olmasa da bir çeşit mantıksal determinizmi reddeden Aristo'nun bu iddiaları determinizmin Tanrı'nın her şeyi belirlemesi bağlamında Hıristiyanlıkta ve İslam'da, ya da bütün olayların belirli bir nedenle olduğu üzerine kurulu modern determinizmde (Leibniz) tartışma konusu olmuştur.
Antik Yunanca analitik kelimesi "çözmek" (hem mesela bir ipi çözmek, hem de mesela suda çözmek) anlamına gelmektedir. Birincil Analitik (ya da birincil çözümlemeler) hemen ardından genel İkincil Analitikle (ya da ikincil çözümlemeler) beraber düşünüldüğünde geçerli çıkarımlarla ilgili bir teori sunmaktadır. Bu en genel anlamıyla doğru cümlelerden doğru cümlelere ulaşabilmemizi sağlayan bir söylem oluşturma biçimidir. Birincil analitik yorum üzerine kitabında yapılan cümlelerin parçalarının ve niceliklerinin (tümel, tikel) incelemesi üstünden temel bir çıkarım yapma biçimi (tasım) olarak "silojism" incelemesini üretir, "silojism" Antik Yunanca "birlikte-söylem" demektir, yani kabaca beraber söylenen cümlelerin incelenmesidir. Basitçe bir silojism/tasım/çıkarım üç cümleden oluşur, her cümle iki parçadan oluşur, ilk iki cümlenin bir parçası ortaktır ve Aristo bu ortak elemana "orta terim" adını verir, üçüncü cümlede orta terim yer almaz, yalnızca birinci ve ikinci cümlenin diğer bölümleri yer alır. Örneğin: 1. Bütün yaşayan insanlar canlıdır, 2. Sokrates yaşayan bir insandır, 3. Sokrates canlıdır. Burada "yaşayan insanlar" orta terimken, "Sokrates" ve "canlı" üçüncü cümlededir, dolayısıyla ilk iki cümleden üçüncü cümleyi çıkarmış oluruz. Aristo'nun gelecekle ilgili önermelerle ilgili argümanı gelecekle ilgili iddialarımızda bu orta terim ile bir çıkarım yapamayacağımızdır.
Pek çok çıkarım biçimini inceleyen Aristo çıkarımların genel yapılarını da kategorize ederek doğru cümlelerden doğru cümleler çıkarılabilmesi için uyulması gereken kuralların soyut genel yapısını birincil analitikte verdikten sonra İkincil Analitik'te bilimsel bilginin üretilmesi sürecinde maddeden bahsederken nasıl bir yöntem izlenmesi gerektiğinin araştırmasına girişir. Birincil analitikte bahsedilen çıkarımlar geneldir, fakat maddelerin özelliklerine göre bu çıkarımların doğruluk değerleri değişebilir. Dolayısıyla Aristo'ya göre bilimsel faaliyette çıkarımlar gösterimlerden yani belirli ilkelerden formal mantık kurallarıyla sonuçlara ulaşılan ispat süreçlerinden oluşur. İspatın başladığı ilkeler daha önceden ispatlanmış ya da birincil ilkeler yani ispatlanamayan fakat kendi kendilerine doğru ilkelerden oluşmalıdır. İspat süreci dairesel olmamalıdır, yani sonuçlar çıkarıldıkları temel ilkeleri ispatlamamalıdır, ki bu açıdan Aristo mantıksal olarak bilimsel bilginin temelleri olması gerektiğini savunur. Ayrıca bir ispattaki bütün adımların zorunlu, genel ve ebedi doğrular olması gerektiğini savunan Aristo bir iddianın sadece doğruluğunu değil neden doğru olduğunu da ispatlayan, negatif değil pozitif bir iddiayı ispatlayan ve "yanlışa indirgeme" metoduyla değil de öncüllerden direk yapılan çıkarımlarla gösterilen ispatların daha iyi olduğunu savunur. Diğer çıkarım biçimleri de doğrudur fakat Aristo'ya göre bilgimizi asıl geliştiren bu biçimde yapılan çıkarımlardır.
İkincil analitikte iddia edilen biçimle yapılan çıkarımların sonucuna apodiktik yani zorunlu ve kesin doğrular derken, eğer öncüler kesin değilse ulaşılan sonuçlara diyalektik yani tartışmalı diyen Aristo, Topikler (ya da yaygın düşünceler) kitabında bu tarz çıkarımların yapısını incelerken, yapı ve içerik itibarıyla doğru görünen fakat doğru olmayan çıkarımları ise sofistçe olarak adlandırır ve sofistlerin çürütülmesi kitabı bu tarz çıkarımları inceler. Sadece cümlelerin doğruluk ilişkilerinin soyut yapılarını değil kelimelerin içeriklerinin bu doğruluk yapılarıyla ilişkisini de inceleyen Aristo retorikle ilgili pek çok konuya da girdiği bu metinlerinde tümevarım ve tümdengelimin ilk bilimsel analizlerini vermiş, iddiları günümüze kadar oldukça etkili olmuştur. Örneğin 19. yüzyılda yaşamış matematikçi ve mantıkçı George Boole'un Aristoteles'ten yola çıkarak geliştirdiği sembolik mantık sistemi (ki Boole'un geliştirdiği sistem Aristoteles'i çürütmemektedir), günümüzde bilgisayar donanımlarının temel kurulum yapısını oluşturmaktadır.

Fizik

"Fizik" yani doğa Aristo'ya göre bir şeyin kendisinde yani özünde bulunan hareket etme ve sabit durabilme ilkesi veya nedenidir. Yani bir şeyin doğası onun kendinde sahip olduğu haliyle o şeyi harekete geçiren ya da durduran neden ya da ilkedir. Aristo doğasından bahsedebileceğimiz şeylerin üç kategoride, madde, form ve bunların birleşiminden oluşan varlıklar olabileceğini söyler. Bir doğaya sahip olan varlıkları yapay (yani insan yapımı) şeylerle karşılaştıran Aristo şu örneği verir: örneğin ağaçtan yapılmış bir yatağı alıp toprağa ekersek yatağı oluşturan ağaç parçalarından dallar ve yapraklar çıkarak ağaca dönüşebilir ancak yatak hiçbir zaman başka bir dönüşüm geçirerek hareketini devam ettiremez, çünkü odunlar kendi içlerinde doğalarının özünde bulunan hareket ilkesine sahipken yatak kendisini ortaya çıkaran hareketin nedenine veya ilkesine kendisinde sahip değildir, yatağı ortaya çıkarak hareketin ilkesi o yatağı yapan insandadır.
Aristo hareketin oluşumunda bu hareketten "sorumlu" dört farklı neden olduğunu öne sürer. Aristo'nun neden için kullandığı kelime aitia Antik Yunanca "sorumlu olmak" anlamına gelir. Bu dört neden madde, form, etki ve sonuç (ya da amaç) olarak incelenirler. Örneğin bir heykel mermerden yapılmışsa mermer o heykelin maddesinden sorumludur, yani maddi nedenidir. Aynı şekilde heykel Athena heykeliyse Athena'nın biçimi heykelin formundan sorumludur. Heykeltıraş'ın heykeli yapmak için heykele uyguladığı etki heykelin ortaya çıkmasından sorumludur, fakat Aristo aynı şeyin birden farklı nedenden sorumlu olabileceğini söyler, örneğin Athena heykelinin biçimi hem onun formel nedenidir, hem de sonucu, yani heykelin Athena heykeli olmasını sağlayan amaçtır. Dahası iki şey birbirinden sorumlu da olabilirler, örneğin sağlıklı olabilmek için spor yapan bir insanın eyleminin sonucu yani eyleminden sorumlu olan amaç sağlıklı olmaktır, fakat bu insanın sağlıklı olmasından sorumlu olan da spor yapmaktır. Dolayısıyla Aristoteles'in nedensellik anlayışı aslında bir çeşit hareketten neyin sorumlu olduğunun analizidir ve Aristo'ya göre bir olayda dört nedene de açıklık getirilmelidir.
Aristo bir değişimin ancak sahip olunan bir potansiyelin fiilen gerçekleşmesiyle olabileceğini söyler, örneğin sonsuzluk ancak potansiyel olarak vardır fakat fiilen hiçbir şey sonsuz değildir. Bu şekilde Zenon paradokslarına da çözüm getirmiş olur, Zenon paradoksları kabaca ifade edersek hareket diye bir şeyin gerçekten varolmadığını çünkü bir şeyin hareket edebilmesi için sonsuz bir mesafe katetmesi gerektiğini söyler: örneğin bir ok hedefe varabilmek için yolun yarısına varmalı, yolun yarısına varmak için yolun dörtte birine varmalıdır ve bu sonsuza kadar gider dolayısıyla hareket gerçekten var olamaz. Aristo'ya göre bir uzaklık ancak potansiyel olarak sonsuza bölünebilir ancak fiilen alınan yol hiçbir zaman sonsuz değildir, dolayısıyla da hareket çelişkili değildir.
Platon'un Timaeus'ta iddia ettiği üzere zamanın bir başlangıcı olduğu fikrine karşı çıkan Aristo eğer zamanın bir başlangıç anından bahsedebiliyorsak o başlangıç anının öncesinden de bahsedebiliriz dolayısıyla zaman ezeli ve ebedi olmalıdır, aynı şekilde hareket de zamanla beraber ezeli ve ebedi olmalıdır. Fiilen var olan hiçbir şeyin sonsuz bir faaliyete sahip olmadığı için evrendeki sonsuz zamanda gelişen bu sonsuz hareketi yaratan bir birincil hareket ettirici olması gerektiği sonucuna varan Aristo bu sonsuz hareket ettiricinin sonsuz faaliyeti gerçekleştirdiğine göre bütün potansiyellerinin gerçekleşmiş olması gerektiğini, dolayısıyla da maddeden bağımsız olarak ezeli ve ebedi bir faaliyet olarak var olması gerektiğini söyler ve Metafizik kitabında açıkça bu birincil hareket ettiricinin Tanrı olduğu sonucuna varır.

Metafizik

Aristoteles'in Metafizik adlı eserinin isminin kendisinin sonra gelen takipçileri tarafından konulduğu, ve büyük ihtimalle Aristoteles'in öğretilerinin öğretildiği müfredatta "Fizik"ten sonra geldiği için "Fizikten Sonra" anlamına gelen "τὰ μετὰ τὰ φυσικά" (ta meta ta püsika) adının verildiği düşünülmektedir. Ancak Antik Yunanca meta kelimesi hem "sonra" hem de "ötesinde" anlamlarına geldiği için zaman içerisinde isim içerikle uyumlu olduğu yönünde yönünde yorumlanmıştır. Bu eserinde Aristo birincil ilkeleri, tözü, varlığı varlık olarak inceleyeceğini söyler, yani varlıkları başka nedenlerle rastlantısal olarak sahip oldukları özelliklerle değil, varlık olmalarıyla sahip oldukları özellikleri araştırmaktadır. Nedensellik, Tanrı, töz, faaliyet ve potansiyel, madde ve form gibi pek çok konuda detaylı argümanlar veren Aristo felsefe tarihinin en etkili metinlerinden birini oluşturmakla kalmamış, Kantın deyimiyle "bir zamanlar bilimlerin kraliçesi olan" metafizik adlı araştırma alanına bizzat ismini vermiştir.
Aristoteles'in Metafizik kitabının en ünlü cümlelerinden birisi, pek çok farklı şekilde yorumlanabilecek olan "varlığın farklı faklı söylendiği" iddiasıdır. Metafizik kitabının temel amacı varlığı varlık olarak incelemek olduğu için Aristo varlığın farklı anlamlarda kullanıldığı, dolayısıyla bu anlamların açıklaması gerektiğini söyler. Aristo'ya göre en temel anlamıyla varlık tözdür ve Aristoteles'in töz için kullandığı Antik Yunanca kelime "ousia" soyur anlamda "varlık" anlamına gelir, ancak Aristo'ya göre bütün varlıklar töz değildir, yalnızca canlı varlıklar tözdür çünkü ancak canlı varlıklardan bahsederken gerçekten var olan tözlerden bahsedebiliriz. Bunun nedeni tözlerin madde ve formdan oluşmalarıdır, form tözün özünü oluştururken, madde bu formun hareketini ve değişimini sağlar, madde ve formun bir bütünlük halinde var olduğu tek varlıklar canlılardır. Örneğin insan üretimi nesneler formlarını insanların onlara verdiği dışsal bir etki sonucu alırlar, oysa canlılar formlarını kendi özlerinde sahip oldukları özelliklerle kazanırlar. Doğa ise bir bütün olarak formunu Tanrı tarafından almaktadır, yani bütün doğa olayları Tanrı'nın etkisiyle harekete geçerek varoluşlarının biçimini kazanırlar, canlılar ise kendi hareketlerini kendileri belirlerler. Aristo'ya göre madde belirsizdir, var olan her form maddenin aldığı bir biçim olduğu için maddenin kendi biçimini bilemeyiz, ancak aldığı formu bilebiliriz. Dolayısıyla Aristo'nun form anlayışı var olan şeylerin hareketliliklerinde geçirdikleri evreler ve bu evrelerde kazandıkları işlevlerdir, Aristo canlıların formlarını yaşamsal işlevleri üzerinden inceler ve canlılıklarını oluşturan özleri canlılıklarını sağlayan işlevler üzerinden tanımlar.
Aristoya göre iki çaşit faaliyet vardır, birincil faaliyet olmayan bir şeyin ortaya çıkması, meydana gelmesi anlamındadır, örneğin insanlar potansiyel olarak yeni bir çocuk yapma kapasitesi sahipken bir çocuk yaptıklarında çocuğun dünyaya gelmesi birincil anlamda potansiyelin faaliyete geçmesidir. Fakat çocuğun sahip olduğu görmek, duymak, anlamak gibi potansiyellerini faaliyete geçirmesi ve yaşamını sürdürmesi ikincil faaliyettir. Dahası, örneğin matematik öğrenmek birincil faaliyettir, fakat matematik kullanarak problem çözmek ikincil faaliyettir. Aristoteles'e göre maddeye formunu veren ve onu harekete geçiren maddeden arınmış temel bir neden olması gerekir ki madde sonsuz hareketine devam edebilsin, bu şeyin saf ikincil faaliyet halinde kendisinin bütün potansiyellerini gerçekleştiren bir töz olması gerekir, bir tane olması gerekir ki doğanın uyumu ve güzelliği oluşa bilsin, bu şey mükemmel olmalıdır, dolayısıyla hiç değişim geçirmemelidir, değişim geçirmediğine göre dışardan etkilenemez dolayısıyla sadece kendi kendisi düşünmelidir, aynı şekilde kendisi hareket edemez, fakat bütün hareketin nedeni olmalıdır, elbette ki bu maddeden bağımsız bütün evrene uyumunu, güzellini ve düzenini veren mükemmel mutlak ikincil faaliyette yalnız kendi kendisini hiç değişmeden düşünen bir ve tek hareket etmeyen hareket ettirici yalnızca Tanrı olabilir.
Aristo'ya göre Tanrı evrene dair bütün nedenleri kendi içinde barındırır, dolayısıyla evrenin hem formal, hem etkisel hem de amaçsal yani sonucundan sorumlu nedendir. Örneğin canlıların neden türler halinde yeni nesiller doğurduklarına verdiği cevap birey olarak ölümlü oldukları için yaşamsal türsel olarak devam ettirerek Tanrı'ya benzemeye çalışmalarıdır der. Benzer şekilde Can Üzerine kitabında akla bilme faaliyetini veren ikincil faaliyetin tam da tanrının özelliklerine sahip biçimde ezeli ve ebedi, maddeden bağımsız ve evrensel olması gerektiğini söyler. Fakat bu konuda Aristo'nun tam olarak nasıl bir iddiası olduğu, Tanrı ve insan aklı arasında nasıl bir ilişki kurduğu kısmı tartışmalıdır
submitted by okkboomerrrr to AteistTurk [link] [comments]


2020.10.10 18:27 RealSerdar İstanbul Sözleşmesi hakkında bazı sorular ve eleştiriler.

Sloganı güzel: "İstanbul sözleşmesi yaşatır" Kısa, akılda kalıcı, kendine has bi ritmi var. İnsanda paylaşma hissi yaratıyor. Bu tür bir slogana karşı olmak çok zor. Çünkü kim insanların yaşatılmasına karşı gelebilir ki?
 
Sözleşmeye olan eleştirileri izledim. Aklıma yatanları ve yatmadığı halde bende soru işareti uyandıran kısımları şunlar. Sözleşmeyi okudum da. Ama kontrat şeklinde yazıldığı için ve hukuk geçmişim olmadığı için eleştirileri dinlemeyi tercih ettim. Bir kontratta yazan ince husuları o eleştirilerde detaylı dinledim. Eleştiriler ise genelde "şeytan ayrıntıda gizlidir" tarzında.
 
Sözleşme burda: https://im.habertürk.com/ımages/others/2020/02/20/STANBUL_SÖZLEŞMES.pdf
 
Madde 3-c: Toplumsal Cinsiyet:
Sözleşme neden buna bu kadar vurgu yapıyor. Kadınların toplum içindeki görevleri ile kadına şiddet arasında direkt bağlantı mı görüyorlar? Kadınlar ve erkekler yapı olarak birbirilerinde farklılar. Milyonlarca yıllık bir ayrımdan bahsediyoruz. Bu ayrım lafı başka bi sub'da tepki aldı. Kadınlar erkeklere göre daha hassastırlar mesela. Kadınla erkeğin hassaslığı aynı değil. Bunun sebebi binlerce yıllık evrim. Bu yeti onların binlerce yıldır aynı anda birden çocuğa bakmasından gelmiyor mu? Mesela 1000 yıl önce bir kadın 4-5 çocuğa bakarken onların sağlığından, can güvenliğinden sorumluydu. Fare gelip çocuğun elini yiyebilir, akrep sokabilir, çakal gelebilir, çocuk dışardayken bi haydut çocuğu kaçırabilir. Bütün bu sebeplerden dolayı çocuğa bakmakla sorumlu olan kadınların bütün radarlarının gün boyu açık olması onları daha hassas varlıklar haline getirmedi mi? Bu ayrım kadına olan şiddeti azdıran bişey mi? Mesela bir kadın bir bebekle saatlerce oynayıp ilginebilirken, bir erkeğin bunu yapamaması, ama bir kadının da bir erkek gibi fiziki zor işlerin altına girememesi, bunlar toplumsal cinsiyetçilik mi? Yoksa bunlar aslında binlerce yıllık bir toplumsal gelişimin organik sonuçları mı? Eğer erkekler kadınları kendileri ile eşit görmeye başlarlarsa, kadınlara erkeklere davrandıkları gibi davranmaya başlarlarsa bundan zararlı çıkacak olanlar yine kadınlar değil mi? Son 50-60 yıla kadar gelen bu doğal-seleksiyon merkezli toplumsal durumun bugün kadına şiddetin temeline konulması size artniyetli gelmiyor mu? Bana geliyor.
Mesela "toplumsal cinsiyet" derken bu seçilebilen bişey mi? Hani biz doğamız gereği erkek kadın rollerini paylaşmıyoruz da, ailenin ve toplumun zoruyla mı erkek kadın rollerini üstleniyoruz? Mesela aile, toplum, kültür olmasa, erkek-kadın arası bi fark kalmayacak mı? İki cinsiyet arası geçişler normalleşecek mi?
Şunlar toplumsal cinsiyetçilik mi?
  • Erkeğe mavi, kıza pembe giydirmek
  • Erkek çocuğuna erkek ismi, kız çocuğuna kız ismi vermek
  • Erkek çocuğuna aslan yeğenim, kız çocuğuna tatlı kızım demek
  • Erkek çocuğuna top, silah, kepçe, kız çocuğuna bebek hediye etmek.
Bu saydıklarımı cinsiyetçi değerlendirmek kültürü, geleneği, göreneği yok saymak, değersiz saymak değil mi?
Bütün bu saydıklarımla kadına şiddet arasında ne bağlantı var?
 
Madde 3-a: Ekonomik Şiddet diyor.
Ekonomik şiddet nedir? Erkek emlakçı karısına "şu müşterin beni rahatsız etti, onunla bi daha iş yapma" derse bu ekonomik şiddet mi? Şiddet ise, devlet bunun üstüne, erkek sanki karısını dövmüş gibi, kararlılıkla mı yürümeli? Madde 4-1 diyor ki "Taraflar herkesin, özellikle de kadınların, gerek kamu gerekse özel alanda şiddete maruz kalmaksızın yaşama hakkını yaygınlaştırmak ve korumak için gerekli olan yasal ve diğer tedbirleri alacaklardır.". Sanki bu durumda devlet, yargı sistemi gemi azıya almalı gibi bi sonuç çıkmıyor mu? Bana kadın-erkek arası organik ilişkinin yerini suni, yapay bir ilişki çeşidi alacak gibi geliyor.
Psikolojik şiddet: Bir erkek karısına elinde olmadan bağırırsa, ve kadın erkeği şikayet ederse, o erkeğin uzaklaştırma kararıyla cezalandırılması sizce doğru mu? Normalde karı-koca ilişkilerinde edilen kavgalar, tartışmalar gönül almalarla bitmeli iken, devletin bekçi başı gibi aile kurumunun üstünde bir tarafın şikayetini beklemesi topluma ne kadar faydalı.
Sizce bu tür bir psikolojik şiddet ile cinsi/fiziki şiddet aynı şeyler mi?
Mesela bir kadın iş eğitimi için eşinden arabasını istese, iş eğitimine işyerinde çalışan başka bir erkekle gidecek olsa, ve kadının eşi ister kıskançlık, ister başka bi sebeple arabayı vermezse, bu erkeğin karısının ekonomik açıdan güçlenmesine engel teşkil ettiğinden dolayı ekonomik şiddet olarak görülebilir mi? Burda kadın erkek ilişkini robotlaştıran bir amaç yok mu?
Bu kadın kocasından bu iş eğitimi için ekstra para isterse ve koca vermezse, bu da ekonomik şiddet kavramına girmiyor mu? Madde 3-a diyor ki "Kadına karşı şiddetten, kadınlara karşı bir insan hakları ihlali ve ayrımcılık anlaşılacak ve bu terim, ister kamu ister özel yaşamda meydana gelsinler, söz konusu eylemlerde bulunma tehdidi, zorlama veya özgürlüğün rastgele bir biçimde kısıtlanması da dahil olmak üzere, kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik zarar ve acı verilmesi sonucunu doğuracak toplumsal cinsiyete dayalı tüm şiddet eylemleri olarak anlaşılacaktır;". Adam para vermezse ekonomik zarar ve acı verdiği için sanki kadını dövmüş gibi değerlendirebilir mi? Eğer yok o kadar diyorsanız, istanbul sözleşmesi bu 4 çeşit şiddetin (ekonomik, cinsel, psikolojik, fiziksel) hepsini aynı tutuyor.
Bana kadınla erkek arasındaki gönül ilişkisini robotlaştıran bir amaç var sanki. Ama destekleyenler "ekonomik şiddete karşıyım" diyip destekliyor heralde?
 
Madde 4-3: Cinsel yönelim:
Mağdurların hakları cinsel yönelim konusunda ayrımcılık olmadan korunmalı diyor. Sizce, örneğin 13 yasındaki bir erkek çocuk "ben kadın olacağım" derse, aile buna karşı çıkarsa bu çocuğa karşı psikolojik şiddet midir? Bu kanuna göre aile içi şiddetin engellenmesi gereğince devlet çocuğu aileden alabilir mi? Madde 45 tedbir açısından çocuğun velayetinin aileden geri alınmasının yolunu açıyor. Avrupada olduğu gibi, aileyle çocuk arasında cinsel yönelimden dolayı bir gerilim olduğunda bunu aile içi şiddet sayıp çocuğu aileden alma yetkisine sahip bi devlet gücü var. Ben bunun Türk kültürüne ait olmayan bir şey olduğunu düşünüyorum.
 
Madde 45- yaptırımlar Taraflar Bu Sözleşme uyarınca belirlenen suçların, ciddiyetleri dikkate alınarak, etkili, orantılı ve caydırıcı cezalarla cezalandırılması için gerekli yasal veya diğer tedbirleri alacaklardır. Taraflar faillerle ilgili olarak aşağıda belirtilen diğer tedbirler de alabilirler: 1) hüküm giyen şahısların izlenmesi veya bu şahısların kontrol altında tutulması; 2) Çocuğun menfaatleri, ki buna çocuğun güvenliği de dahildir, başka bir şekilde teminat altına alınamıyorsa velayet haklarının geri alınması.
 
Madde 12-1:
Örneğin çocuğa bakmak annenin görevi tarzı bir töre, gelenek var. Bunun kökünün kazınmasının yolu açılıyor. Kadınlar binlerce yıldır çocuk doğurup bakmış. Bir çocuğun uzun süreli ilgi açlığını bir erkek bir kadın gibi gideremez. Anne çocuğunun ağlamasını, isteklerini saatlerce çekebilir ama binlerce yıldır görevi eve aş getirmek olan bir erkek bu görevi yerine tam getiremez. Şimdi devletten bu konuda beklenen ne? Okullarda çocukluktan itibaren çocuklara "annenin çocuğa olan görevleri ile babanın görevleri birebir aynıdır" falan mı dicez? Ayrıca annenin çocuğa bakma görevinin kadına şiddetle ne alakası var?
 
Madde 12-5 ve 42: Sözde namus kavramından bahsediyor. Örneğin ben pavyonda çalışmak istiyorum diyen bir kadın kocası bağırır ve hayır derse, bu hem aile içi şiddet hem de ekonomik şiddet mi sayılacak? Eğer bu da bi çeşit şiddetse, devletin erkeğe bu konuda yaptırımı ne olacak? Bir sonraki aşama ne? Vatan namustur kavramı da "sözde namus" mu olacak?
Genele vurursak. Mehmet Akif "İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyeek" derken sözde namustan mı bahsediyordu?
Namus cinayetleri oluyor diye namus kavramını boş göstermek, hedef göstermek değil mi bu?
 
Madde 36-3: Birlikte yaşayan eşler diyerek batıdaki "common-law partnership" kavramını Türk sosyal yapısına evlilikle aynı seviyede getiriyor. Bu toplumun değiştirilmesi değil mi? Kadına şiddetle alakalı bi dokümanda bunun ne işi var?
 
Madde 48 - Aile büyüklerin elinin kolunun bağlanması
Her türlü şiddette (ekonomik, psikolojik, fiziksel), her türlü uzlaştırma ve arabuluculuk yasak.. Türk kültüründe bir çiftin arası bozulduğu zaman aile büyüklerinin araya girmesi var. Bu sözleşme bu ailesel müdaheleyi isteğe bağlı suç haline getirebiliyor. Neden? Türk aileleri çocuklarının (kız ya da erkek) ailevi problemlerine müdahale ettiklerinde bunun kendilerini adalet sistemi ile yüzyüze getirebilecek bişey olduğunu öğrendiklerinde hala istanbul sözleşmesine destek verirler mi?
Bu olayın dini bi tarafı da var. Ülkenin çoğunluğu Müslüman. Nisa/35'te karı koca arası problemlerde erkeğin ve kadının ailesinden birer hakem gönderin diyor. İstanbul sözlemesi bunu men edebiliyor.
 
Kadın kavramının 18 yaş altını da kapsaması: Buna göre 18 yasının altında seks yapan çocukların ebevenynleri tarafından disipline edilmesi, tepki gösterilmesi, cezalandırılması cinsel/psikolojik şiddet tanımına giriyor mu? Örneğin çocuk 16 yasında hamile kaldı. Aile "çocuğun babasıyla evleneceksin" derse bu zorla evlilik kavramına giriyor mu? Giriyor ise istanbul sözlemesi zorla evlilikleri yasaklıyor ve mağduru koruma altına alıypr. Bu durumda 15-16 yasındaki hamile kız çocuğunu psikolojik şiddet gerekçesi ile ailesinde koparabilir mi? Bu sözleşmeyi destekleyenler etrafta evlilik dışı hamile kalmış 15-16 yasında kızlar gördükleri zaman bunun toplumsal açıdan yıkıcı olduğu konusunda hemfikirler mi?
 
Benim çözüm önerim - Madde 16 Erkek kadın ilişki bozulmalarında (boşanmalarda, ya da ayrılık sonrası şiddetli diyaloglarda) hem erkeğe hem kadına zorunlu terapi şart olmalı. Kadın "benim beraber olduğum X kişisinin yardıma ihtiyacı var" dedi mi devlet o kişiye zorunlu zihinsel yardım sunmalı. Olmalı ki keskin sirkenin küpüne nasıl zarar verebileceğini anlasınlar. Anger management kursları da olur. Bu sayede cinnet geçirebilecek pek çok insan bir hata yapmadan doğru yolu bulabilir. Bence cinnet geçiren bi adamı hiç bir kanun durduramaz. Madde 16 o yönden güzel. Neden hem kadına hem erkeğe terapi diyebilirsiniz. Çünkü fiziki güç olarak üstünlük erkekte ama psikolojik güç kadında. Kadınlar da konuşarak erkekleri raylarından çıkarabiliyorlar. İki taraf ta terapi almalı.
Bence evet bi erkeğin kadına el kaldırması şiddet: Fiziki şiddet. Bir kadının laflarıyla erkeği zıvanadan çıkarması da şiddet: Psikolojik şiddet.  
Sözleşmenin taraflara yardım konusunda güzel maddeleri var. Barınak olsun, psikolojik yardım olsun.. Ya da şiddet gören kadının anında iletişim kurabileceği yardım masaları olsun. Bunlar güzel şeyler. Ama sözleşme içindeki kimi maddeler ve isteklerin toplumun dengesini bozmaya çanak tuttuğu hissini yaratıyor bende.
Bu sözleşmenin yazarı Feride Acar. Buraya göre http://www.kimkimdir.net.tkişileferide-acar . Bir oğlu var, adı da Aybar Can Acar. Aybar adı türk Sosyalisti "Mehmet Ali Aybar"dan mı geliyor? Şahıs akademisyen olduğu halde çocuğuna idol olarak gördüğü birinin adını mı verdi acaba? Ebeveynlerin hayat görüşünü yansıttığı için çocuklarını isimlerdimelerine aşinayım. Deniz, Mahir, Ulaş, Mehmet Akif, Yunus Emre, Sümeyye, Talha falan.. Ama Aybar ismini ilk defa duydum desem yanlış olmaz. Tabii başka bir Aybar da olabilir. Spekülasyon yapıyorum. Kendisi de sosyalist mi? Marksist mi? Marksizmin sistemi alt-üst etmek için sistemi ayakta tutan her kuruma saldırıp devrimi gerçek kılmaya çalıştığı bilinen bir olay. Bu kadının toplumu gelenekse olarak ayakta tutan tarih, aile, gelenek, görenek, ortak bi geçmiş ve gelecek, ortak tarihi kahramanlar gibi kavramlara bakışını merak ediyorum. Acaba dünyanın nüfusunun 2 milyardan az olması gerektiğini savunan anti-insan temelli bir bakış açısına mı sahip? Merak içindeyim
submitted by RealSerdar to Turkey [link] [comments]


2020.10.10 08:00 RealSerdar İstanbul Sözleşmesi hakkında bazı sorular ve eleştiriler

Antlaşmanın ismi güzel:"İstanbul Sözleşmesi":
Akılda kalıcı. Sempatik. Umut uyandırıcı. Adı Siirt sözleşmesi değil. Nevşehir sözleşmesi değil. Adı özellikle güzel seçilmiş gibi. Bunu Amerikalı'ların büyük kanunlara isim seçmesine benzetiyorum. Patriot Act, Net Neutrality, Dreamer Act, Obamacare tarzı.
 
Sloganı da güzel: "İstanbul sözleşmesi yaşatır" Kısa, akılda kalıcı, kendine has bi ritmi var. İnsanda paylaşma hissi yaratıyor. Bu tür bir slogana karşı olmak çok zor. Çünkü kim insanların yaşatılmasına karşı gelebilir ki?
 
Sözleşmeye olan eleştirileri izledim. Aklıma yatanları ve yatmadığı halde bende soru işareti uyandıran kısımları şunlar.
Sözleşmeyi de okudum ama kontrat şeklinde yazıldığı için ve hukuk geçmişim olmadığı için eleştirileri dinlemeyi tercih ettim. Bir kontratta yazan ince husuları o eleştirilerde detaylı dinledim. Eleştiriler ise genelde "şeytan ayrıntıda gizlidir" tarzında.
 
Sözleşme burda: https://im.habertürk.com/ımages/others/2020/02/20/STANBUL_SÖZLEŞMES.pdf
 
Madde 3-c: Toplumsal Cinsiyet:
Sözleşme neden buna bu kadar vurgu yapıyor. Kadınların toplum içindeki görevleri ile kadına şiddet arasında direkt bağlantı mı görüyorlar? Kadınlar ve erkekler yapı olarak birbirilerinde farklılar. Milyonlarca yıllık bir ayrımdan bahsediyoruz. Bu ayrım kadına olan şiddeti azdıran bişey mi? Mesela bir kadın bir bebekle saatlerce oynayıp ilginebilirken, bir erkeğin bunu yapamaması, ama bir kadının da bir erkek gibi fiziki zor işlerin altına girememesi, bunlar toplumsal cinsiyetçilik mi? Yoksa bunlar aslında binlerce yıllık bir toplumsal gelişimin organik sonuçları mı? Eğer erkekler kadınları kendileri ile eşit görmeye başlarlarsa, kadınlara erkeklere davrandıkları gibi davranmaya başlarlarsa bundan zararlı çıkacak olanlar yine kadınlar değil mi?
Mesela "toplumsal cinsiyet" derken bu seçilebilen bişey mi? Hani mesela biz doğamız gereği erkek kadın rollerini paylaşmıyoruz da, ailenin ve toplumun zoruyla mı erkek kadın rollerini üstleniyoruz? Mesela aile, toplum, kültür olmasa, erkek-kadın arası bi fark kalmayacak mı? İki cinsiyet arası geçişler normalleşecek mi?
Şunlar toplumsal cinsiyetçilik mi?
  • Erkeğe mavi, kıza pembe giydirmek
  • Erkek çocuğuna erkek ismi, kız çocuğuna kız ismi vermek
  • Erkek çocuğuna aslan yeğenim, kız çocuğuna tatlı kızım demek
  • Erkek çocuğuna top, silah, kepçe, kız çocuğuna bebek hediye etmek.
Bu saydıklarımı cinsiyetçi değerlendirmek kültürü, geleneği, göreneği yok saymak, değersiz saymak değil mi?
Bütün bu saydıklarımla kadına şiddet arasında ne bağlantı var?
 
Madde 3-a: Ekonomik Şiddet diyor.
Ekonomik şiddet nedir? Erkek çalışan karısına "şu müşterin beni rahatsız etti, onunla bi daha iş yapma" derse bu ekonomik şiddet mi? Şiddet ise, devlet bunun üstüne, erkek sanki karısını dövmüş gibi, kararlılıkla mı yürümeli? Madde 4-1 diyor ki "Taraflar herkesin, özellikle de kadınların, gerek kamu gerekse özel alanda şiddete maruz kalmaksızın yaşama hakkını yaygınlaştırmak ve korumak için gerekli olan yasal ve diğer tedbirleri alacaklardır.". Sanki bu durumda devlet, yargı sistemi gemi azıya almalı gibi bi sonuç çıkmıyor mu? Bana kadın-erkek arası organik ilişkinin yerini suni, yapay bir ilişki çeşidi alacak gibi geliyor.
ya da psikolojik şiddet: Bir erkek karısına elinde olmadan bağırırsa, ve kadın erkeği şikayet ederse, o erkeğin uzaklaştırma kararıyla cezalandırılması sizce doğru mu? Normalde karı-koca ilişkilerinde edilen kavgalar, tartışmalar gönül almalarla bitmeli iken, devletin bekçi başı gibi aile kurumunun üstünde bir tarafın şikayetini beklemesi topluma ne kadar faydalı.
Sizce bu tür bir psikolojik şiddet ile cinsi/fiziki şiddet aynı şeyler mi? "Violance is violance" mi diyorsunuz?
Mesela bir kadın iş eğitimi için eşinden arabasını istese, iş eğitimine işyerinde çalışan başka bir erkekle gidecek olsa, ve kadının eşi ister kıskançlık, ister başka bi sebeple arabayı vermezse, bu erkeğin karısının ekonomik açıdan güçlenmesine engel teşkil ettiğinden dolayı ekonomik şiddet olarak görülebilir mi? Burda kadın erkek ilişkini robotlaştıran bir amaç yok mu?
Mesela kadın kocasından bu iş eğitimi için ekstra para isterse ve koca vermezse, bu da ekonomik şiddet kavramına girmiyor mu? Madde 3-a diyor ki "Kadına karşı şiddetten, kadınlara karşı bir insan hakları ihlali ve ayrımcılık anlaşılacak ve bu terim, ister kamu ister özel yaşamda meydana gelsinler, söz konusu eylemlerde bulunma tehdidi, zorlama veya özgürlüğün rastgele bir biçimde kısıtlanması da dahil olmak üzere, kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik zarar ve acı verilmesi sonucunu doğuracak toplumsal cinsiyete dayalı tüm şiddet eylemleri olarak anlaşılacaktır;". Adam para vermezse ekonomik zarar ve acı verdiği için sanki kadını dövmüş gibi değerlendirebilir mi? Eğer yok o kadar diyorsanız, istanbul sözleşmesi bu 4 çeşit şiddetin (ekonomik, cinsel, psikolojik, fiziksel) hepsini aynı tutuyor.
bana kadınla erkek arasındaki gönül ilişkisini robotlaştıran bir amaç var sanki. Ama destekleyenler "ekonomik şiddete karşıyım" diyip destekliyor heralde?
 
Madde 4-3: Cinsel yönelim:
Mağdurların hakları cinsel yönelim konusunda ayrımcılık olmadan korunmalı diyor. Sizce, örneğin 13 yasındaki bir erkek çocuk "ben kadın olacağım" derse, aile buna karşı çıkarsa bu çocuğa karşı bi şiddet midir? Bu kanuna göre aile içi şiddetin engellenmesi gereğince devlet çocuğu aileden alabilir mi? Devlet çocuğa bu cinsiyet ataması ameliyatı yapmaya mecbur mu? Madde 45 tedbir açısından çocuğun velayetinin aileden geri alınmasının yolunu açıyor. Avrupada olduğu gibi, aileyle çocuk arasında cinsel yönelimden dolayı bir gerilim olduğunda bunu aile içi şiddet sayıp çocuğu aileden alma yetkisine sahip bi devlet gücü var. Ben bunun Türk kültürüne ait olmayan bir şey olduğunu düşünüyorum.
 
Madde 45- yaptırımlar Taraflar Bu Sözleşme uyarınca belirlenen suçların, ciddiyetleri dikkate alınarak, etkili, orantılı ve caydırıcı cezalarla cezalandırılması için gerekli yasal veya diğer tedbirleri alacaklardır. Taraflar faillerle ilgili olarak aşağıda belirtilen diğer tedbirler de alabilirler: 1) hüküm giyen şahısların izlenmesi veya bu şahısların kontrol altında tutulması; 2) Çocuğun menfaatleri, ki buna çocuğun güvenliği de dahildir, başka bir şekilde teminat altına alınamıyorsa velayet haklarının geri alınması.
 
Madde 12-1:
Örneğin çocuğa bakmak annenin görevi tarzı bir töre, gelenek var. Bunun kökünün kazınmasının yolu açılıyor. Kadınlar binlerce yıldır çocuk doğurup bakmış. Bir çocuğun uzun süreli ilgi açlığını bir erkek bir kadın gibi gideremez. Anne çocuğunun ağlamasını, isteklerini saatlerce çekebilir ama binlerce yıldır görevi eve aş getirmek olan bir erkek bu görevi yerine tam getiremez. Şimdi devletten bu konuda beklenen ne? Okullarda çocukluktan itibaren çocuklara "annenin çocuğa olan görevleri ile babanın görevleri birebir aynıdır" falan mı dicez? Ayrıca annenin çocuğa bakma görevinin kadına şiddetle ne alakası var?
 
Madde 12-5 ve 42: Sözde namus kavramından bahsediyor. Örneğin ben pavyonda çalışmak istiyorum diyen bir kadın kocası bağırır ve hayır derse, bu hem aile içi şiddet hem de ekonomik şiddet mi sayılacak? Eğer bu da bi çeşit şiddetse, devletin erkeğe bu konuda yaptırımı ne olacak? Bir sonraki aşama ne? Vatan namustur kavramı da "sözde namus" mu olacak?
Genele vurursak. Mehmet Akif "İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyeek" derken sözde namustan mı bahsediyordu?
Namus cinayetleri oluyor diye namus kavramını boş göstermek, hedef göstermek değil mi bu?
 
Madde 36-3: Birlikte yaşayan eşler diyerek batıdaki "common-law partnership" kavramını Türk sosyal yapısına evlilikle aynı seviyede getiriyor. Bu toplumun değiştirilmesi değil mi? Kadına şiddetle alakalı bi dokümanda bunun ne işi var?
 
Madde 38: Türkiye'de kadın sünneti problemi yok. Hiç duymadım böyle bişey. Afrika ülkelerinde hala devam eden bi gelenek diye biliyorum.
 
Madde 48 - Aile büyüklerin elinin kolunun bağlanması
Her türlü şiddette (ekonomik, psikolojik, fiziksel), her türlü uzlaştırma ve arabuluculuk yasak.. Türk kültüründe bir çiftin arası bozulduğu zaman aile büyüklerinin araya girmesi var. Bu sözleşme bu ailesel müdaheleyi isteğe bağlı suç haline getirebiliyor. Neden? Türk aileleri çocuklarının (kız ya da erkek) ailevi problemlerine müdahale ettiklerinde bunun kendilerini adalet sistemi ile yüzyüze getirebilecek bişey olduğunu öğrendiklerinde hala istanbul sözleşmesine destek verirler mi?
Bu olayın dini bi tarafı da var. Ülkenin çoğunluğu Müslüman. Nisa/35'te karı koca arası problemlerde erkeğin ve kadının ailesinden birer hakem gönderin diyor. İstanbul sözlemesi bunu men edebiliyor.
 
Kadın kavramının 18 yaş altını kapsaması: Buna göre 18 yasının altında seks yapan çocukların ebevenynleri tarafından disipline edilmesi, tepki gösterilmesi, cezalandırılması cinsel/psikolojik şiddet tanımına giriyor mu? Örneğin çocuk 16 yasında hamile kaldı. Aile "çocuğun babasıyla evleneceksin" derse bu zorla evlilik kavramına giriyor mu? Giriyor ise istanbul sözlemesi zorla evlilikleri yasaklıyor ve mağduru koruma altına alıypr. Bu durumda 15-16 yasındaki bir kız çocuğunu psikolojik şiddet gerekçesi ile ailesinde koparabilir mi?
 
Benim çözüm önerim - Madde 16 Erkek kadın ilişki bozulmalarında (boşanmalarda, ya da ayrılık sonrası şiddetli diyaloglarda) hem erkeğe hem kadına zorunlu terapi şart olmalı. Kadın "benim beraber olduğum X kişisinin yardıma ihtiyacı var" dedi mi devlet o kişiye zorunlu zihinsel yardım sunmalı. Olmalı ki keskin sirkenin küpüne nasıl zarar verebileceğini anlasınlar. Anger management kursları da olur. Bu sayede cinnet geçirebilecek pek çok insan bir hata yapmadan doğru yolu bulabilir. Bence cinnet geçiren bi adamı hiç bir kanun durduramaz. Madde 16 o yönden güzel. Neden hem kadına hem erkeğe terapi diyebilirsiniz. Çünkü fiziki güç olarak üstünlük erkekte ama psikolojik güç kadında. Kadınlar da konuşarak erkekleri raylarından çıkarabiliyorlar. İki taraf ta terapi almalı.
 
Bu sözleşmenin yazarı Feride Acar. Buraya göre http://www.kimkimdir.net.tkişileferide-acar . Bir oğlu var, adı da Aybar Can Acar. Aybar adı türk Sosyalisti "Mehmet Ali Aybar"dan mı geliyor? Şahıs akademisyen olduğu halde çocuğuna idol olarak gördüğü birinin adını mı verdi acaba? Tabii başka bir Aybar da olabilir. Spekülasyon yapıyorum. Kendisi de sosyalist mi? Marksist mi? Marksizmin sistemi alt-üst etmek için sistemi ayakta tutan her kuruma saldırıp devrimi gerçek kılmaya çalıştığı bilinen bir olay. Bu kadının toplumu gelenekse olarak ayakta tutan tarih, aile, gelenek, görenek, ortak bi geçmiş ve gelecek, ortak tarihi kahramanlar gibi kavramlara bakışını merak ediyorum. Acaba dünyanın nüfusunun 2 milyardan az olması gerektiğini savunan anti-insan temelli bir bakış açısına mı sahip? Merak içindeyim
submitted by RealSerdar to ToplumsalTartishma [link] [comments]


2020.10.09 21:32 flozenlol biyoloji üzerine

okumayın yazım aşamasında
1.yazım olan "inanç"tan sonra akıllarda soru kalmadığını düşündüm ve evrim ile ilgili biraz daha bilgi aktarmak istedim.Not:Yazımda yaradılış,agnostisizm veya herhangi bir inançla alakalı değil evrim başta olmak üzere paleontoloji,antropoloji,zooloji gibi evrimi anlamamızda yardımcı olan bilim dallarından yardım alarak evrim mekanizmalarını-evrim işleyişini anlatmaya çalışacağım.
bildiğimiz üzere bütün canlılar doğada hayatta kalma ve soyunu devam ettirme mücadelesi verirler tüm canlıların tek amacı hayatta kalmayı başardıktan sonra üreyerek geleceğe genlerini bırakmaktır. evrim her zaman bu tür mücadelerde en uyumludan yanadır yani başarılı olanlar. uyumsuz olanların uyumlulara kıyasla hayatta kalma ve soyunu devam ettirme oranı daha azdır.dikkat ettiyseniz azdır dedim yoktur demedim ama dediğim gibi genellikle çevreye adapte olan canlılar kazanır."güç" kelimesine de değinmek istiyorum doğada fiziksel güç de önemlidir ama tek başına yetmez örneğin homo neanderthalensis , bir önceki yazımda gösterdiğim gibi frontal lobları bizden daha az gelişmiştir bu da zekalarının bizden az olduğunun kanıtıdır. ve zeka doğada gerekli olan bir şeydir. doğal seçilim uyum başarısını yukarı çekmeye çalışır ve eğer ki tür içerisinde yeterince çeşitlilik varsa ve seçilim türün yok olmasına neden olacak kadar güçlü değilse türün popülasyonu içerisindeki gen ve özellik dağılarımları yavaşça değişecektir böylece tür nesiller geçtikçe yeni yaşam alanına adapte olucak ve sonucunda da evrimleşecektir. bu süreç bir sonraki nesilde uyum sağlama başarısını bi miktar arttıracaktır...
tüm bu sürecin yaşanabilmesi için evrimleşecek olan popülasyonda çeşitlilik bulunması gerekir o nedenle çeşitlilik ile seçilim arasındaki ilişkiye de bi bakalım.
bir popülasyonun bütün bireylerini alıp milyarlarca da olsa genetik özelliklerini ve hatta yaşadıkları ortamın bütün çevresel özelliklerini ayıklatyıp listeleyen bir bilgisayarımız olduğunu varsayalım
örneğimizi vahşi kurt olarak seçiyorum. diyelim ki türkiyede yaşayan 500 bireyden oluşan bir popülasyon olsun ve bilgisayarımız sayesinde bunların her bireyinin istisnasız olarak bütün genetik fiziksel ve çevresel özelliklerini çıkaralım elde ettiğimiz veriye baktığımızda göreceğimiz ilk şey aynı türden olan bireyler arasında bile ciddi farklar olması farklı gözükmesi ve farklı davranışlar sergilemesi farklı genetik yapiya sahip olması gibi. kurtlar gibi ilk etapta benzer gözüken canlılarda da geniş bir çeşitlilik bulunmaktadır...
Peki tür içerisindeki bu farklılık neden kaynaklanmaktadır diye sorucak olursanız
aslında birçok nedeni vardır ancak en yaygın olarak bilinen şey mutasyondur. mutasyonlar bir popülasyonun gen havuzu içerisinde durmadan değişiklik yaratırlar ancak tek kaynak mutaston değildir mesela bakteri gibi tek hücreli canlılar dışında birçok canlı eşeyli ürer. eşeylü üreme sürecinin bir parçası olan "genetik rekombinasyon" adı verilen şey yavru üretecek olan ebeveynlerin crossing-over gibi yöntemlerle genlerinin birbirine karışmasını mümkün kılar bu sayede yepyeni (buranın altını çiziyorum)genetik kombinasyonlara sahip bireyler yaratılabilmektedir. ..
modifikasyon ve genetik sürüklenme
kalıtsal olmayan modifikasyonlar da doğal seçilimi etkileyebilir dolaylı olarak mesela spor yapıp kas geliştirmek gibi gibi...
diğer bireylerden daha iyi beslenme şansına sahip bir alana düşmüş olan kurdun daha kaliteli beslenerek diğer kurtlardan daha çene yapısı gibi birçok özellikte daha güçlü olacaktır ama bu gördüğümüz üzere genetik kökenli değildir bu doğanın rastgeleliğinin bir sonucudur ancak genelr etkilenmediği için hayatta kalma ve elenme doğrudan evrime etki etmeyecektir ancak yine de dolaylı bir katkı olduğu görülmektedir. yine de genlerin evrime etkisine kıyasla bu rastgelelik, popülasyonlardan çok daha zayıf bir etkiye sahiptir yani evrimsel bir değişimden söz etmek için o değişime neden olan genetik kökenler incelenmek zorundadır doğru bilgiye ulaşmak için.
ceşitlilik nasıl yaratılıyor?
mutasyonlar genlerde değişimler yaratırlar bu mutasyonların neredeyse tamamı nötral mutasyondur bunlar genellikle sinonim mutasyonlar denen bir grupta olan değişimlerdir ve canlıların proteinlerinde etki yaratılar dolayısıyla fiziksel özelliklerinde hiçbir değişim yapmazlar fakat bu mutasyonlardan birkaç tanesi bir araya gelerek yavaş ve kademeli farklılıkları tetikleyebilir.normal mutasyonların etkisizliği evrim açısından önemli bi yere sahiptir çünkü mutasyon tek bir canlıda olan unsurdur yani popülasyona kolay kolay yayılamaz ancak bir mutasyon nötr olduğunda canlıya herhangi bir zarar vermediği için kolayca gelecek nesillere aktarılabilir böylece popülasyona yayılmaya zaman bulabilir. daha sonradan başka nötral mutasyonlarla bir araya gelerek değişimlere neden olabilri bu değişimlerin bazıları zararlıysa bile aynı nötral mutasyon çoktaaaan birçok bireye yayıldığı için popülasyondan çıkarılamaz.
aynı nötral mutasyonun başka bireylerdeki kopyaları başka nötral mutasyonlarla bir araya gelerek fayda etki edebilecek değişimlere neden olurlar bu mutasyon avantaj sağladı mı hızla popülasyona yayılarak dominant hale gelebilir işte bunların popülasyonda birikmesi türlerin özelliklerini değiştirir bunlara "mikroevrim" denir mikroların birikerek büyük çaplı değişim yaratmasına "makroevrim" denir.

evrimin nasıl işlediğini anladığımıza göre sıra ara türlerde
ara tür evrimsel biyolojide ve evrim tarihinde özel bir canlı demek değildir zaten her canlı evrimsel süreç içerisinde bir önceki tür ile bir sonraki tür arasında bir geçiş türüdür yani hepimiz ara türüz gelecekte ara tür olarak kabul edilecek homo sapiens sapiens.
ara tür ne demek ?
bilim insanları "geçiş türü" ve "ara form" derken canlı gruplar arasındaki geçişi kasteder örneğin balıklardan amfibilere, sürüngenlerden memelilere, dinozorlardan kuşlara...
alıntı yapmak gerekirse
" Aslında her türde evrime dair etkileyici örnekler bulmak mümkündür; ancak "ara tür" dediğimiz bu türler, bu geçişleri çok daha net bi şekilde gösterirler ve evrimsel biyolojinin ihtişamını gözler önüne sererler.
Örneğin tek açıklıklılardan olan Ornitorenk (ya da Platypus), teknik olarak bi memelidir; çünkü memelilerin ayırt edici özelliği olan kıllara ve süt bezlerine sahiptir. Ancak memelilerin atası olan sürüngenlere ait bir özellik olan yumurtlama yoluyla ürerler! Yani plasentalı ya da keseli memeliler gibi doğurmazlar; yumurtaları vardır! İşte bu, hem ataya hem de torunlara ait özellikleri bir arada taşıması dolayısıyla Platypus'u harika bir ara geçiş türü örneği yapmaktadır. "
-medical news turkey
şunu da iyi anlamak gerekiyor : birbirinin çağdaşı olan türler birbirlerinden evrimleşmemiştir mesela şempanze ile homo sapiens sapiensler şempanzeden evrimleşmedi...
coğrafi dağılımlar
bazı canlıalr sadece belli coğrafi bölgelerde bulunurlar örneğin keseli hayvanlar sadece avustralyada bulunurlar.evrimsel tarihe baktığımızda gerçekten de "sınırlandırıldıklarını" görürüz.bu canlılar avustralyanın bir kıta olarak diğerlerinden ayrılmasından sonra evrimleşmişlerdir ve orada kalmışlardır.eğer ki evrim gibi doğal bir süreç işlemeseydi böyle sınırların olmaması beklenirdi. her canlı heryerde bulunabilir olmalıydı ama böyle değil.coğrafi süreç biyolojik evrimi şekillendirmiştir.
https://hizliresim.com/iSppeO
submitted by flozenlol to u/flozenlol [link] [comments]


Risale-i Nur’u anlamanın daha 'tarih öncesi’ndeyiz. - YouTube ADOLF HİTLER DAHA ÖNCE DURDURULABİLİRDİ İŞTE O 10 OLAY 2 ... Daha Önceden Hiç Tarih Çalıştınız mı? (Tarih Dersine Nasıl Çalışmalıyım?) BİR TARİH DAHA SONA ERİYOR PivotTable'da Gruplandırma ile daha özet görünümler ... YouTube Youtubede En İyi Tarih Öğretmeni Kim? (2020 Kpss Tarih ... Zamanın Daha Kısa Tarihi Stephen Hawking Hande Ünsal – Daha İyi - YouTube

Bir ilde daha sigara yasağı! Tarih belli oldu

  1. Risale-i Nur’u anlamanın daha 'tarih öncesi’ndeyiz. - YouTube
  2. ADOLF HİTLER DAHA ÖNCE DURDURULABİLİRDİ İŞTE O 10 OLAY 2 ...
  3. Daha Önceden Hiç Tarih Çalıştınız mı? (Tarih Dersine Nasıl Çalışmalıyım?)
  4. BİR TARİH DAHA SONA ERİYOR
  5. PivotTable'da Gruplandırma ile daha özet görünümler ...
  6. YouTube
  7. Youtubede En İyi Tarih Öğretmeni Kim? (2020 Kpss Tarih ...
  8. Zamanın Daha Kısa Tarihi Stephen Hawking
  9. Hande Ünsal – Daha İyi - YouTube
  10. Excel'de tarih formülleri ve tarihleri dinamik kullanma ...

Excel’in en iyi analiz aracı olan PivotTable özelliği ile raporlar üzerinde çeşitli gruplandırma işlemleri yapmak çok kolaydır. Özellikle sayısal ve tarihsel... Herkese merhaba 2020 Kpss videolarına devam ediyoruz . Bu videomuzda 2020 Kpss Tarih dersinden hangi hocanın ders anlatımını izlemeliyim diye aklınıza takıla... Hande Ünsal'ın, DMC etiketiyle yayınlanan 'Daha İyi' isimli tekli çalışması, video klibiyle netd müzik'te. Söz & Müzik : Hande Ünsal Düzenleme : Serkan Balka... Kütahya'dan Dünyaya Açılan Pencere... FREKANSLARIMIZ : TÜRKSAT 4A 12685 VERTİCAL(DİKEY) SEMBOL 30000 WhatsApp İhbar Hattı : 0505 148 0043 Facebook Hesabı : h... Online eğitimlerimiz aşağıdaki linklerde yer almaktadır. Bir eğitim satın alana ikinci eğitim ücretsizdir. Eğitim Adı: Excel Eğitimi - Temelden Uzmanlığa Kad... Tarih dersine nasıl çalışmalıyım? Kpss Tarih nasıl çalışılır? Tarih çözemiyorum , tarihi yetiştiremiyorum... Tarihi anlayamıyorum ki... Sayısalcı tarihe nası... Relaxing Sleep, Instant Quiet Calm and Stress Relief - Dream Relaxing, Peaceful Energy Music ★ 90 - Duration: 3:09:22. Sleep Easy Relax - Keith Smith Recommended for you 2.dünya savaşının başlamasına neden olan adolf hitlerin şans eseri kurtulduğu olaylar . savaş bitmeden daha önce hitler durdurulabilirdi işte o 10 olayı sizl... Sevdiğiniz videoların ve müziklerin keyfini çıkarın, orijinal içerik yükleyin ve tümünü YouTube'da arkadaşlarınızla, ailenizle ve dünyayla paylaşın. Esasen dönüp baktığımızda Risale-i Nur’u anlamanın daha 'tarih öncesi’nde olduğumuzu söyleme durumundayız.